Yürüyelim Arkadaşlar-1

"Her emek türü mutlak olarak eşittir."49 dk


Emeğin sömürülmesi yollarını üç ana başlık altında toplamıştık;

Emek yoğunluğunun arttırılması,
Emek üretkenliğinin arttırılması,
Emek süresinin uzatılması,

Emek yoğunluğunun arttırılması üzerine, yazı dizisinin önceki kısmında yapılan açıklamalar bize emek üretkenliğinin arttırılmasının etkilerini sunmakta yeterlidir. Eklenmesi gereken belirteç şudur ki; üretkenliği arttırılan iş makinesi tüm işleri tek tuşla yapmaya başlayınca işçi ücretleri parça başına düşen emek miktarı azaldığından dolayı aşağıya çekilir. Ancak fabrikanın veya şirketin kârı ise emek yoğunluğunun arttırılmasındaki gibi parça başına daha çok artmıştır.

Emek süresinin uzatılması, mesai saatlerinin kontrolsüzce arttırılmasıdır. Belirli emek zaman için verilen ücret, söz konusu zaman uzayınca saat başına düşen ücretin aynısı artı olarak verilse bile, sermayenin devir dönemini kısalttığı ve artık değer oranını arttırdığı için aslında hak edilenin çok altında kalır. Örneğin saat başına 40tl alan çalışan, 8 saat mesainin üzerine eğer 1 saat daha fazla çalışırsa artı 40tl daha alır. Ancak iş günü uzayınca kısalan üretim ve dolaşım dönemi sermayeyi daha çabuk kâr elde etmeye götürür, yıllık veya dönemsel artık değer oranı böylece iş günü üzerinde ağırlığını arttırır.

Bilinmesi gereken ana belirteç şudur ki; dayanma sınırları belli olan insan bedeni eğer kaldırabileceği tempoyu aşmaya zorlanırsa, sınırın üzerindeki her dakikanın zararı ölümcül boyutlara ulaşır. Yani susuz kaldıkça her damla ölümle kalım arasımdaki farkı belirlemeye başlar.

Teknik hesaplamalara girmeden ana hatlarıyla diğer iki başlığın içeriklerini açıklamış bulunduk, şimdi mevcut tespitlerin zararlarını yok edecek yeni düzenin hangi payandalar üzerinde yükseleceğini açıklama sırası geldi.

Mevcut toplumsal ekonominin eksiklerini, haksızlıklarını, soygun düzeninin dünya çapındaki yöntemlerini ve ulaştığı boyutları gördük. Sıra bu zorbalıklara karşı getireceğimiz adil sistem önerisine geldi. Aşağıda yer alacak yeni toplumsal organizasyon ve birikim düzenine ilişkin açıklamalar sadece haksızlıkların bireyler üzerindeki yaptırımlarını engellemek amacı gütmektedir.
MUTLAK SOSYAL EŞİTLİĞİN EKONOMİK SİSTEMİ VE YÖNETİM BİÇİMİ

Sömürü yanlısı yasa koyucularının 3 başlı köpeği Kerberos tarafından durmadan ezilen dünya halkları, refahlarına mutlak emek eşitliği düzeniyle kavuşmadan önce kendilerini nelerin tutsak edip, özgürlük yalanı altında görünmez zincirlere mahkum ettiğini artık sezmeli, bu yaratığın 3 başının neler olduğunu bilmelidir.

Yüksek kâr, yüksek faiz ve haksız miras üzerine kurulmuş tıkır tıkır işletilen insan mezbahaları durmadan görevlerini yerine getirmektedir. Bu üç zorba hizmetçi, kendisini çalışan yanında gösterip refah vaadiyle onun neredeyse tüm yaşam hakkını ve sosyal eşitliğini elinden alarak mezbahalara sıcak kan sağlar.

Kâr denilen kral soytarısı, emekçinin karşılığı ödenmeyen hakkıdır. Marksist iktisadın omurga teorisi olan Artık Değer teorisi, Das Capital kitabında tüm çıplaklığıyla kârın ne olduğunu ortaya koyar. Ancak kâra dayalı ekonomi politiğe, sömürü düzenine geçerli bir pratik çözüm önermemekle birlikte, bilimsel inceleme eseri olan Das Capital, hastaya teşhisi doğru koysa bile ilacı elinde bulunmasına rağmen gözden kaçırır.

Çağının geriliğinden kaynaklı yanlış değerlendirmeden dolayı, aynı Orta Çağ döneminde kilise yanlılarının “Eğer dünya yuvarlaksa insanlar neden düşmüyor.” düz mantığıyla dünya yuvarlaktır savunucularını reddetmesi gibi, yüzyıllar öncesinden tespit edilen doğru yargı, Das Capital’de bilgi eksikliğinden kaynaklı yanlış değerlendirme yüzünden reddedilmiştir. Oysa o dönemde kütle çekimi yasası biliniyor olsaydı dünyanın yuvarlaklığı hemen kabul görürdü. Eğer aşağıda açıklananlar biliniyor olsaydı sömürü düzenine karşı pratik çözüm hemen gelişirdi.

Ekonominin sömürü kızağından kurtulması için değerli madenlere dayalı para dolaşımı sisteminin önüne geçilmesi gerekliliği önceden saptanmıştır. Hatta toplumsal üretim biçiminin belirli iş kollarında ortalama sürelere sahip olduğu, herhangi ürünün bir fabrika tarafından belirli süre zarfında üretilmesi zorunluluğu da saptanmıştır. Çünkü toplumun üretim kabiliyeti tarafından belirlenen ortalama ürünü, ortalama sürede üretemezse piyasa koşullarına ayak uyduramayıp ya ürün başına gereğinden fazla maliyet ederek zarara gireceği, yahut yeterince üretemeyip rekabetten geri kalacağı açıktır. Bu sebeptendir ki ürün değeri üretim koşulları sabit sayılarak üzerinde harcanan zaman üzerinden saptanır. Yani üzerinde 5 saat emek olan ürün 2 saat olandan daha değerlidir. Veya 5 kişinin üzerinde 1 saat emeği bulunan ürün, 1 kişinin üzerinde 5 saat emeği bulunan ürünüyle aynı değerdedir.

Emek sürelerinin bu mutlak değer eşitliği, sosyal adaleti her anlamda sağlamak için başat koşuldur. Piyasa koşullarında 2 saat çalışan mühendis ile 2 saat çalışan sokak temizlikçisinin emeklerine ödenen ücretler arasındaki farkın kaynağı eğitim gibi gözükse de asıl sebep eğitim eşitsizliğidir.

Toplumsal koşullara, mesleklere, şirketlere dair inceleme aşağıda daha detaylı ele alınacaktır. Şimdilik bu kısa açıklamayla yetiniyoruz.

Dolayısıyla Das Capital, değer ölçümünü zaman üzerinden yapmak kısmına kadar gelmiş ancak Sovyetler Birliği’nin yıkılmasına sebep olan devlet sömürüsünü engelleyecek taşı gediğine koyamamıştır. “Ürünün değeri nedir?” sorusuna, “Üzerindeki emek zamandır?” cevabı dünyanın yuvarlak olduğu kadar gerçektir ancak dönemin devlet hazineleri altına dayalı ilerlediğinden ve sahip olunan banknot eşdeğerinde altın bulunması üzerine yaratılan Feodal devlet hazinesi mantığı yüzünden cevap totoloji olarak nitelendirilmişir. Altına dayanmayan değer ölçümü düşünülemezdi bile, çünkü toplumsal üretimin birikimi kendini her ulus tarafından kabul edilen ortak bir değer ölçeğinde göstermeliydi. Dünya yuvarlak olamazdı çünkü o zaman devletlerin altına ihtiyacı olmazdı.

Oysa ulusal servetin, devletin hazinesindeki altın veya değerli maden rezervi olmadığı, servete karşılık gelen kullanım değerine sahip ürünlerin nitelikleri, iş görme becerileri kadar ulusların zenginlik ve refah içinde yaşadığı yasası bilinmiyordu. Yani kütleçekim yasası henüz ortalarda yoktu.

Dolayısıyla; mutlak emek eşitliği üzerine kurulu düzende kâr, yani artık değer, düzenin kendiliğinden yoktur. Çünkü sömürü yoktur. Mesai saatleri aynı zamanda ücrettir. Üretilenlerin değeri ise parça başına düşen toplam mesai saatleri payıdır. Yani 10 işçinin 30 gün 8 saat mesai yaptığı ürünün fiyatı 2400 emek saattir.

Faiz denilen zirzop, parayı parayla satmanın adıdır. Her ne kadar ekonomi içersinde düzenleyici bir enstruman şeklinde kullanıldığı, kur yükselince banka faizlerinin yükselerek durumu kontrol altına aldığı söylense de, aslında bedeli ödenen diğer emeklerin karşılığı olan paraları, sermayesi fazla kapitaliste peşkeş çekmektir. Anaparanın üzerine konan faiz başkalarının anaparasıdır.

Miras, otokratik düzenin, hanedanlığın, kan yerine yasalarla geçmesi biçimidir. Devletin aradan çekilip yoksul halkı diğer özel mülk sahiplerine parçalatmasıdır. Çünkü vergisi geldiği sürece ormanın yanması sorun teşkil etmez.

İşte bunlar birbirini durmadan besleyen, işçi ve emeğini satan tarafın postuna kadar alan, üretim ve tüketim araçlarının; yani sermayenin sahibini ise omuzlar üzerinde taşınan hükümdarlık tahtında ömür boyu tutan sağ kollardır. Yenilmeleri ise tek bir cümlenin herkes tarafından öğrenilmesine bağlıdır. O cümle şudur.

“Her emek türü mutlak olarak eşittir.”

Her meslek mensubu, her düzey yönetici, işçi, memur, esnaf; tüm sinir, kemik, kas ve zihin yapısıyla kendini ve sevdiklerini geçindirmek üzere çalışır.

Bazılarının kötü şartlarda yetişip eğitim alamaması, yüksek sosyetede çevre edinemeyip yoksul mahallelerin caddelerinde gezmesi, yukarıdaki sebeplerin doğal sonucu olarak da dolgun maaşlı iş bulamaması, hiçbir şekilde bu emek eşitliğini bozacak sebepler yaratamaz.

Herkese kabiliyetleri doğrultusunda hak ettiği ücretleri verdiğini savunan köhnemiş sistemin kendini haklı çıkarmak için kullandığı argüman ise “Tam anlamıyla fırsat eşitliğine sahip liberal ekonomi.” savunmasıdır.

Bu, soygunu, dolandırıcılığı ve gaspı kayıran fikri yapının nasıl bir saçmalığı koruduğunu gözler önüne sermek istersek karşımıza şu durum çıkar.

Fırsatlar eşit derseniz ve ona göre kişileri değerlendirirseniz bu hiçbir ekonomik gerçeği değiştirmez. Yani sorumlular kendilerini doğrudan aklamıştır bile. Yapacakları hiçbir şey olmadığına herkes inanmıştır. Sanki düşülen sefalet doğa yasasıdır. Şiddetli yağmura katlanır gibi, sert esen rüzğâra dayanır gibi, bu yalanın yarattığı hale de dayanmamız gerektiği safsatasına kitleler inandırılmıştır. İnkâr eden delidir, doğaya karşı gelmiş muamelesi görür.

Ama emek eşitliği der ve her emek türüne aynı değeri verirseniz bu tüm adaletsizliği bitirir. Tahtları parçalar, yasa koyucuların nefesini keser. Sorumluları çalışmaya, ortaya çıkan aksak toplumsal düzeni onarmaya, serveti kendilerine bağlayan liberal zenginleri işe koşmaya mecbur bırakır. Gerekli ekonomik düzenlemeleri zorunluluk haline getirir.

Peki mutlak eşitlik düzeninin ekonomik sistemi hangi üretim sistemine dayanır, insanlar geçim araçlarını hangi koşullar altında elde eder?

8 saatlik mesai herkese 8 saattir, bu süre zarfında çalışmanın karşılığında edilinecek değer, ayrıca o değerle alınabilen ürünlerin hesap biçimi şöyle olmalıdır:

Bir fabrika 30 günlük üretim sürecinde, 400 adet araba çıkarıyor, bunun için 40 işçiyi günde 8 saat çalıştırıyor. Bu ürünün fiyatı ne kadardır sorusunun cevabı bizi istediğimiz yere götürür.

v=(a×b)c

Yani 400=(40×8)30

Kısaca bizim ürünümüzün birim değerini bulmak için, işçi sayısını, günlük mesai saatiyle çarpıyoruz. Ardından üretimin toplam günüyle yeniden çarpıyoruz. Eşitliği sağlamak için işlem yapılıp, rakamlar sadeleşince;

1 ürün 24 saatte üretiliyor sonucuna varırız, yani 3 gün mesai yapan bir çalışan kendi ürettiği aracı rahatlıkla elde edecek süre-para miktarına ulaşır.

Paranın ekonomik değerini değerli madenlere, değişken döviz hesaplarına sabitlemek gibi yöntemler yerine dünyada herkese eşit biçimde dağıtılan zaman akışına sabitlersek bizi sürekli bunalım, rahatlama, refah, çöküş döngüsüne sokan, istediğini kayıran, istediğini göklere çıkartan kapitalist üretim ve ekonomi-politik sisteminin üstesinden gelebiliriz.

Size 8 saat 100 lira eder, aylık 3000 tl reel ücret alacaksınız bu değişmez demiyorum. 8 saat sekiz saattir, değişen mesai saati, üretim biçimi, emeğinizin çeşidi ve üretkenlik derecesi bunu etkilemez diyorum. Bir fabrikada çalışan işçi yeni gelen bir makine sayesinde eskisinden daha az emekle daha çok ürün üretiyor diye alacağı ücrette azalma olamaz. Günde kaç saat çalışıyorsa odur.

Emeklerin mutlak eşitliği konusunda herkese öğretmemiz gereken birinci kaide bu ekonomik ihtiyaçtır.

Kişi bazında emeğin mutlak eşitliği yukarıdaki alım gücüne yol açar. Devlet ölçeğinde hangi değişiklikler yapılmalıdır?

Bu sorunun cevabına, aşağıdaki özel sorulara cevaplar verdikçe ulaşılmış olacaktır.

Diğer ulusların daha az emek süresiyle daha çok üretme kabiliyeti yüzünden ürünlerini bizden ucuza satma imkanını bulup iç piyasamızı, yerli üreticimizi yok ederek tahrip etmesine ne diyeceksiniz?

Nasıl oluyor da aynı hevesle, alın teriyle, yaşama tutunma güdüsüyle çalışan biri yoksul yaftasını taşır da diğeri efendi sıfatıyla dolaşır, dünyaya hakim olur? Bunu bize mantıklı gösteren kapitalizm, derebeylik sömürüsünün, soysuz burjuva gaspı yemiş halidir. Hukuk da, ekonomi de bu gaspı devam ettirmeye yarayan biçimi almıştır.

Şirketler ve uluslar nasıl servet edinecek?

Kullanım değerine sahip makinelerin, binaların, ham ve yardımcı maddelerin emek zaman cinsinden para karşılığı ve şirketlerin mevcut para birikimi servetleri meydana getirir. Dolayısıyla ulusların serveti de barındırdığı büyük küçük şirketlerin, esnafların, fabrikaların aynı hesaplama üzerinden emek zamanlarının para karşılığıdır.

Herhangi ticarethanenin kuruluş ve çalışma sisteminin incelersek durumu daha kolay kavrarız:

Girişimci, ücretli işçi olarak çalışıp biriktirdiği emek-süresiyle mevcut üretim araçlarını toplar, fabrikasını veya şirketini kurar, kendisi kuruluş aşamasında kredi çekip bankaya vadeli geri ödeme yolunu da şeçebilir. Tesisin işletim sürecinde çalışacak işçilerin ücreti ise kendisi tarafından verilmez, kaydını yaptırdığı devlet kurumu tarafından kişilere çalıştıkları süre karşılığında dağıtılır.

Ücretli işçinin emek karşılığı devlet tarafından güvence altına alınmış, ürünlerin üzerindeki payları eksiksizce ödenmiş olur. İşçi ücretlerinden kesinti yapamayan işveren haksız kazancın kaynağından mahrum edilmiştir. Ortaya konan ürün veya hizmetin fiyatı, üzerindeki toplam emek süresinin parça başına düşen payı kadardır. Piyasa koşullarında yüksek fiyatlara satılsa bile mevcut ürünün değeri üzerinde istenen bedeli verip vermemek artık alıcın kendi insiyatifine geçmiştir. O bilmeden çalınan emeğinin, işçi yaşamı üzerindeki tahakkümü sona ermiştir.

Bu durum, üzerinde hiçbir spekülasyon yapılamayacak ölçüm aracının değişmez değer olarak belirlenmesi sayesinde gerçekleşmiştir. Süre, paraya dönmüştür.

Şirketin serveti, bağımsız biçimde sahip olduğu para ve kullanım değerine sahip ürün ve üretim araçlarının toplam değeri kadardır. Ulusun serveti ise bunların toplamı kadardır.

Kâr ortadan kalkınca, uluslara yüksek gelir sağlayan şirketler nasıl kurulacak?

Sorunun cevabı aslında bireyin doğansında yatar. Girişimci tarafından toplanan sabit veya dolaşır üretim araçları, emek kaynakları işçiler, makineler, bir amaç uğrunda organize olup üretim yapmaya başlayınca şirket dediğimiz yapı meydana gelir.

Üretim organizasyonunun, yani şirketin birincil amacı, varoluşunun asıl sebepi, toplumun ihtiyacını gideren ürünler yaratmak veya toplumun faydasına olacak, ancak geçmişte fark edilemeyen ihtiyacı görüp ona uygun hizmet veya üretimi sağlamaktır.

Bu organizasyon içersinde girişimci kendi karakterine uygun hareket ederek kuvvetleri toplamıştır. Üretime katılan diğer araçların sağlayıcıları; emekçiler, makine üreticileri, işçiler ise bu üretim zincirinin sonucunda ortaya çıkacak ürünün topluma fayda sağlayacağına ikna olmuş, üzerlerine düşen görevi üstlenmekten kaçınmamıştır.

Binyıllar boyunca üretimin temeldeki sebebi; toplumu güçlendirmek, diğerlerinden üstün kılacak eklentileri sağlamak, toplumu günün seviyesinden daha ileri mertebelere çıkaracak önlemleri almak, bu önlemleri alacak ürünleri yaratmaktır.

Fakat faiz ve kâr sisteminde, üretimin temelinde yatan bu sebep örtülmüş, insanın doğasından ve karakter özelliklerinden gelen çalışma, organize olma, üretme ihtiyacı; kâr sağlama güdüsü, para kazanma saplantısı gibi amaçlar biçiminde gösterilmiştir.

Eğer bir giriçimci kâr sağlamak amacını önceleyip diğer toplumsal fayda kaidelerini es geçtiğini belirtiyor ise bile, kâr ve sermaye araçlarını ulus veya birey gücünü sağlama adına üretim organizasyonunu kurma temel sebebini destekleyen araçlar halinde kullanması zorunluluğu gerçeğini değiştiremez. Şirketi kurmasının asıl sebibi için kâr ve sermayeyi aslında araç olarak kullandığı gerçeğine aykırı hareket edemez.

Sonuç olarak şirketler topluma fayda sağlamak için üretir. Zarar verenlerin ise doğal sebeplerden ötürü sosyal yaşamımızda zaten yeri olamaz. Onların zararlı yapılarına rağmen varlıklarını sürdürmeleri çürümüş liberal kapitalizmin insan doğasına aykırı biçimde kâr ve faiz araçlarını amaç edinmesinden kaynaklanır.

Bunun yaratacağı sonuç, önünde sonunda kriz, bunalım ve çöküştür.

Bankacılık ve kredi sistemine ne olacak?

Bankacılık sistemi, halka senet karşılığında alım gücü yani altın veya gümüş para verip geri ödemesini gecikme faizini ekleyerek alarak kendi hazinesini büyütme çabasına giren soyguncu aristokrasinin, burjuvazinin, monarşinin, totaliter devlet yönetim rejimlerinin kan emme aracı olması amacıyla 16. yy.’da kurulmuştur.

Ancak halka borç para verme, ulusun servetine karşılık gelecek borç senetlerini yani banknotları basma ayrıcalığını elde eden bankalar, devletleri kendilerine borçlandırır hale gelmiştir. Hazinesini denkleştirmek için daha çok kredi alan devlet kurumu batağa saplanmış, özel sermayelere kamusal arazilerini ipotek ettirmek zorunda kalmıştır. Böylece direkt biçimde üretim araçlarını kaybeden kamusal yapı, özel bankalar karşısında yaptırım gücünü kaybetmiştir. Sömürü sistemi ise hala devletleri ve kamusal sistemi eline alacak gücün araçları olarak günümüz bankalarını yaratmaya aynı amaçlarla devam etmektedir.

Süre-para’nın kullanıldığı topumda sömürü ortadan kalmış olacağından bildiğimiz anlamda faiz koyan, halkı borçlandıran bankalar ortadan kalkmış olacaktır.

Daha fazla kazanmak için ne yapacağız o halde?

İşçiyseniz daha çok çalışacaksınız, 8 saat değil 12 saat mesela. İşverenseniz üretim tesislerinizi arttırıp satışlarınızı çoğaltarak şiret servetini büyütüp, masraflar çıkınca kalan payı kendinize ayıracaksınız.

Kaliteli ürünle kalitesiz ürün aynı sürede üretildiyse alışveriş esnasında biz ikisine de aynı fiyatı mı ödeyeceğiz?

Piyasa koşullarında fiyatlar değişebilir, belki kaliteli ürüne, kalitesiz olandan daha az ödeme yapabilirsiniz. Fakat sanıyor musunuz ki düşük kalitede üreten firma, satışlarını devam ettirebilecek. Elbette o da rekabet edip kalitesini yükseltmeye odaklanacak.

Şirketler kâr elde etmeyecekse, yüksek dereceli ürün elde etmemizi sağlayacak organizasyonları kuracak motivasyonu girişimci nerden sağlayacak?

Birey, mesleğini özü itibariyle karakter eğilimi, genetik altyapısı, değişken çevre koşulları toplamının sonucu neticesinde seçer. Ancak paranın her alana sokulduğu, sevgi kavramının bile içini boşalttığı günümüzde yegane meslek seçme kriteri rolünü üstlenmesi gayet doğaldır. Ona atfedilen bu hükmedici rol elinden alınırsa, yeniden insan; doğasına, gerçek karakter ihtiyaçlarına göre mesleğini seçip hayatını kurabilir.

Unutmayın, meslekler, paradan daha eski köklere sahiptir. Yani marangoz, eğer ihtiyaç varsa, kendi tabiyatıyla toplumda mevcudiyet gösterir. Yine o toplum tarafından doyurulur ve yaşatılır.

Uluslararası sistem içinde eğer sadece biz süre-para ekonomisine sahipsek diğerleriyle alışverişimiz nasıl sağlanacak?

Ulusunuzun ürettiği ürünün dünya piyasasındaki yabancı para cinslerinden değeri, kurulacak araştırma komisyonlarıyla belirlenir, ihrac edilen üründen gelen döviz cinsinden para ise yine ithalat için kullanılabilir, diğer ülkeler sizin süre-paranızı kabul etse de etmese de, eğer kaliteli üretim yapıyorsanız malınıza sahip olmak isteyeceklerdir. Dolayısıyla kendi parası cinsinden istediğiniz fiyatı verir. Esas itibariyle paranızın değeri yine ulusal üretim gücünüzle belirleneceğinden, kur hesaplamalarına giren paranız, yine dünya piyasasında kolaylıkla dolaşabilir.

Farklı ülkeler aynı şuanki gibi birbirlerinin paraları üzerinden ürünlerine fiyat biçer, siz de elinizdeki dövizle, veya ayni olarak yani ürün takasıyla döviz alarak uluslararası ticarete katılabilirsiniz. Meclisin ve iç piyasanın denetiminde ilerleyen bu süreç sağlıklı biçimde gerçekleştirilebilir.

Biz kaliteli ürün üretebilecek miyiz?

Her bireyin istediği meslekte diğerleriyle hakettiği emek ücretiyle, sosyo-ekonomik sınırlar en aza indirgenmiş yaşam koşulları içinde şevkle çalıştığı bir toplumda sizce üretilebilir mi? Cevabı kesinlikle evet.

Bu bir sosyalist devlet rejimi mi?

Hayır. Sosyalist devlet rejimlerinde halk devlet adına çalışır, özel mülkiyet yoktur. Güç tek merkezdedir ve bu sebeple başka kadrolar tarafından ele geçirilip yozlaşmaya mahkumdur.

Bizde ise devlet, ancak kamusal hizmet için vardır. Mülki ve idari düzeni korur.

Özel mülkiyet hakkımız vardır. Çalıştığımız süre-paranın birikimi neyse karşılığındaki değerde mülk sahibi olabiliriz. Mülk edinme, servet biriktirme sürecinde tek sınır sizin toplumsal etiğe aykırı tutum içersine girip halkı rahatsız edici derecede zenginleşip zenginleşmemenizdir. Ancak diğerleriyle aynı hak ve imkanlara sahip bulunduğunuzdan, başkalarına üstün gelecek mülke veya servete sahip bulunmak zaten imkansızdır. Olur da müthiş bir yetenekle çalışır ve bahsedilen yüksek servete sahip olmanız toplumun bazı bireyleri üzerinde baskıya yol açarsa, ekmeği eşit bölüşen demokratik bir toplumun kararıryla hakkınızda el koyma işlemi uygulanır. Zaten sizden özel bir çıkarı olmayan devlet, yerel veya genel meclis kararıyla etik kararlar alıp üzerinizde yaptırım uygulayabilir.

Devlet başkaları tarafından ele geçirilirse, halka düşman yaptırımlara girişirse ne olacak?

Bu sadece bizim değil tüm devletlerin hatta şuan Türkiye’nin sorunudur. Ancak zorbalığı destekleyecek sömürü olmadığından, bu tip grupların engel görmeden, yolları açılarak iktidara gelmeleri, sistem ve vatansever mensuplar tarafından engellenmiş olacaktır.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

Yunus Pandur

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bir format seç
Kişisel Test
Kişisel bir şey ortaya koymayı amaçlayan sorular dizisi
Önemsiz Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Hikaye/Olay
Gömülü ve Görsellerle Biçimlendirilmiş Metin
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud Gömme
Görsel
Fotoğraf veya GIF