“Siz Hiç Öldünüz mü?”

23 dakika


SİZ HİÇ ÖLDÜNÜZ MÜ?

Ben öldüm! Hem de defalarca…

Şimdi diyeceksiniz ki madem öldün nasıl bu hikâyeleri yazıyorsun? Aslında ortalarda dolanan benim hayaletim, hatta ben size öbür taraftan yazıyorum dermişim ve ortamı gerermişim…

Değil, tabii ki…

Şimdi sizi çok eski bir zamana doksanların başına hatta doksan dört yılına götüreceğim. Orta ikinci sınıfı tamamlamak için on birinci okulum olan Kalaba ortaokuluna nakil olmuştum. Şansıma ki bir önceki masaldan benim bu hayattaki şanslılık oranımı tahmin edebileceğinizi düşünerek söylüyorum, okulun politikası gereği sınıfta kalanlar ve nakil gelenlerin toplanmış olduğu o muazzam sınıfa serbest dalış yapmıştım.

Bir insanın her yeri vukuat olabilir mi?

Olur, valla olur billa olur.

Ayaklı bela makinesinden halliceydim ben. Daha sınıfın kapısından içeri adımımı atar atmaz, okulun en bad boy kılıklı çocuğu ile horoz dövüşü yaparken buldum kendimi.

Alınlarımız birbirine tokuşmuş vaziyette tam birbirimize yaka paça dalacakken sınıfa, geçmiş gün hangi dersin sorumlusu olduğunu bilmediğim bir hoca girdi ve beni bu kazma-san zatın tam olarak yanına oturttu. Deneme lisesindeki kaderim değişmemiş yine kendimi okul ve sınıf standartlarının üzerinde bir boya sahip olduğum için en arkada ve duvarın dibinde bulmuştum.

Şimdi uygulama nasıl bilmiyorum ama bizim zamanımızda bir erkek bir kız oturturlardı hep sıralara.

İşte hâl böyle olunca bende sıra arkadaşım olan Yunus ile bir sene boyunca onu boğazlamadan nasıl yapacağıma dair derin düşüncelere dalmışken aynı günün dördüncü dersinde yani beden eğitimi dersinde beni keşfeden beden hocası sayesinde kurtulmuştum.

Bir önceki okulum Deneme lisesinde voleybol oynamış aynı zamanda artistik buz pateni ile haşır neşir olmaya devam etmiştim. Bu okula adımımı atalı daha birkaç saat olmuştu ve ben Yunus ile gırtlak gırtlağa girmemek için spor salonunda esneme germe yaparken beden eğitimi hocam Ali Beye yakalanmıştım.

Beni yanına çağırdıktan sonra şöyle bir tepeden tırnağa süzmüş ardından da "Boyun oldukça uzun. Hentbol oynamak ister misin?" diye sormuştu. Tek derdim Yunus ve Hababam sınıfından hallice olan o sınıftan kurtulmak olduğu için hentbol hakkında hiçbir fikrim olmamasına rağmen yekten, "Çok isterim hocam!" olarak cevaplamıştım o soruyu. O an itibariyle okulun hentbol takımına kaleci olarak yatay geçiş yapmıştım. İşime gelmedi dersem yalan olur çünkü gerçekten ait olduğum sporu bulmuştum. Bu arada müzik öğretmeni de beni kafa sesine olan hakimiyetime hayran olarak okulun korosuna dâhil etmiş hentbol antrenman ve maçlarımın olmadığı zamanlarda sınıftan uzakta kalmamı sağlayan yegâne kurtarıcım olmuştu.

Bakın buraları hızlı atlayacağım ama bu aralardan ben size ne hikayeler anlatacağım daha…

Olay günü

Yer: Angara

Tarih: 10 Kasım 1994

Saat dokuzu beş geçe Ata'mız için saygı duruşunda bulunduktan sonra aşırı yağan yağmur yüzünden maçtan önce okulda beklemek yerine eve gitmeyi tercih etmişti Büşra.

Düşük tansiyon hastası olmasına rağmen doktora yalvararak almıştı lisansını. Hentbol oynamak onu ayakta tutan tek şeydi o zamanlar. Annesi onun hentbol oynamasına hiçbir zaman sıcak bakmamıştı ama Büşra daha on iki yaşındayken kendi hakkında kararlar vermeye başlamıştı. Büşra doğumundan itibaren çok sayıda hastalık atlatmış çoğu zaman doktorlar tarafından umut vaat etmeyen vaka sınıfına sokulmuştu.

Büşra maçtan önce eve gitmek için o yağmurun altında olabildiği en yüksek hızda yürüyordu çünkü çok şiddetli kas ağrıları çekiyordu. Bir an evvel eve ulaşmalı vücuduna kas gevşetici krem sürmeli bir tane de kas gevşetici ilaç almalıydı.

Üzerindeki sorumluluk çok büyüktü Büşra'nın. Çünkü takımdaki tek kaleciydi. Yedeği yoktu ve oynanacak maç çok önemliydi. Türkiye Gazetesi'ndeki o dönemde hentbol haberleri sadece o gazetenin spor ekinde verilirdi. "Yılın kalecisi" manşetleriyle servis ediliyordu kariyerini zirveye taşımaya çalışan kız.

Büşra eve geldi. Dolapta duran yaş pastadan bir dilim yedi. Vücuduna krem sürdü. Ardından annesiyle ortak kullandığı kas gevşetici ilaçtan bir tane içti. Ağrıları öyle şiddetliydi ki bir tane daha içti. Ardından köpekleri Lucy ve Blanche ile televizyonun karşısındaki koltuğa yayıldı. Televizyonda Kanal 6'da Ayşen Gruda'nın rating rekorları kıran "Ana" dizisi oynuyordu.

Televizyon izlerken elleri uyuşmaya başladı önce, sonra ayakları, ardından gözlerinin önüne kara bir perde çöktü usulca. Sonra tv ekranı da karardı ve kapandı gözleri.

Sadece köpeklerinin onu çekiştirdiğini, yüzünü yaladıklarını ve uluduklarını hatırlıyor ama kalkamıyordu.

Sürünmeye başladı Büşra…

Sürünürken bir taraftan ağzından köpükler saçarak kusmaya başladı. Kendi kusmuğunun içinde debeleniyor ama bir türlü telefona ulaşmayı başaramıyordu.

Sonra etraf tamamen karardı ve o karanlığa teslim etti Büşra kendisini.

Sanki bir rüya görüyor gibiydi. Metro istasyonunda boş olan o tünelde rayların üzerinde nefes almadan koşuyordu. Tünelin sonunda parlayan bir ışık vardı. Koşmaya başladı Büşra. Tam o ışığı yakalamışken karşısına takımı çıktı. Hepsi bağırıyordu ona. Hele antrenörü.

"Sen nasıl maça gelmezsin! Senden başka kalecimiz olmadığını bilerek bizi nasıl yarı yolda bırakırsın?" diye bağırarak hesap soruyordu Büşra'dan. İşte tam o anda damarına basmıştı çünkü Büşra sonunda çok büyük acı çekeceğini bilse bile asla kimseyi yarı yolda bırakmazdı.

Işığın tam aksi yönüne doğru dönüp koşmaya başladı.

Sürekli olarak aynı cümleyi tekrarlıyordu.

"Maça geç kaldım!"

Öyle de kalktı yattığı yataktan kan ter içinde

"Maça geç kaldım!"

Sonra kollarının ve bacaklarının yatağa bağlı olduğunu fark etti. Vücudunun her yanından kablolar ve hortumlar çıkıyordu.

Tek bir soru sorabilirdi ancak önce boğazından aşağı inen entübasyon tüpünün çıkarılmasını bekledi. Boğazı inanılmaz derecede kurumuş ve acıyordu. Yine de bütün gücünü toparlayarak sordu o soruyu. 

"Neredeyim ben?"

"Hastanedesin tatlım. Hacettepe'desin." dedi kadife sesli hemşire.

Ardından bir doktor geldi nefes nefese. Elindeki ışığı Büşra'nın gözlerine doğru tutarken sevinçten neredeyse ağlayacaktı.

"Bir mucize bu!" derken Büşra'nın yanağını okşuyordu. Oysa Büşra sadece tek bir şeyle ilgileniyordu. Maça geç kalmıştı.

Olay aynen şöyle olmuştu.

Büşra ağrılarından kurtulmak için kas gevşetici almıştı ancak aldığı ilaçlar annesinin yıllar önce aldığı eski bir kutuyla karışmış tarihi geçmiş ilaçlardı.

Talihsiz kız maalesef o iki doz ile zehirlenmişti. Annesi Büşra'nın akşam kulüp maçından saat 22 gibi geleceğini bildiği için iş yerinde çalışmaya devam etmişti. Bu yüzden saat ancak 23 olduğunda Büşra'nın telefonlara cevap vermiyor oluşu anlam kazanmaya başlamış ve soluğu evde almıştı.

Büşra ilacı içtiğinde sabah 10:30 sularıydı. Zehirlendikten tam olarak on iki saat sonra annesi onu kendi kusmuğunun içinde hareketsiz olarak yatarken bulmuştu. Hastaneye vardıklarında Büşra'nın kalbi durmuş beş dakikalık yeniden canlandırmanın sonunda ritim alınmıştı. Büşra "Maça geç kaldım!" diyerek uyandığında tarih 13 Kasım 1994 saat ise 16 sularıydı.

Doktorların büyük ihtimalle beyin hasarı yüksek oranda, uyanmayacak gözüyle baktığı Büşra "Maça geç kaldım!" diyerek uyanmıştı yattığı ölüm uykusundan…

Siz hiç öldünüz mü?

Ben öldüm!

İşte ben on iki yaşında o öldüğüm beş dakika ve komada kaldığım üç gün sayesinde bir şeyin farkına vardım.

Eğer amacınız yoksa sizi hayata bağlayan bir şey de yok. Bu yüzdendir ki saniye durmadan çalışmam, sürekli kendime yeni hedefler koymam. Önüme çıkan her sağlık engeline gülümseyerek zafer kılıcını kuşanmam. Benden daha kötü durumda olan insanları düşünerek halime şükredip mutlu olmam. 

Peki, siz hiç eşek sudan gelinceye kadar dayak yediniz mi?

Ben yedim!

O da başka bir  masal da…


Beğendin mi? Arkadaşlarınla paylaş!

Büşra Çivicioğlu

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Format Seç
Kişilik Testi
Kişilik hakkında bir şeyler ortaya çıkarmayı amaçlayan bir dizi soru
Bilgi Yarışması
Bilgiyi kontrol etmeyi amaçlayan doğru ve yanlış cevapları olan bir dizi soru
Genel İçerik
Embed'ler ve Görsellerle Biçimlendirilmiş Metin
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Embed içerileri
Ses
Soundcloud ve Mixcloud Embed'leri
Görsel
Fotoğraf veya GIF