Sabahattin Ali’nin Edebiyatımıza Armağanı: Kürk Mantolu Madonna

17 dk


 “Kabahat romanda mı yoksa sizin okuyucularınızın seviyesinde mi?” diye çıkışmıştı Sabahattin Ali, kendisine “Romanın tutmadı!” diyerek telif vermeyen Hakikat Gazetesi sahibi Cemal Hakkı’ya… Bu olaydan iki yıl sonra “Kürk Mantolu Madonna” kitaplaşacak; fakat bu sefer de edebiyat çevrelerince roman beğenilmeyecekti. Romanın bu talihsizliği epeyi bir süre daha devam edecekti. Ta ki 98’e kadar… Yapı Kredi Yayınları tarafından romanın yeniden basılmasıyla eser, çok satanlar listesinden düşmedi. Günümüzde ise Türk edebiyatının en önemli romanlarından biri olarak değerlendirilmekte. Peki Kürk Mantolu Madonna’yı özel kılan neydi? 

 “Mutlu insanların hikayeleri olmaz!” der Umberto Eco… Peki, mutsuz insanların mutlu sonla biten hikayeleri olabilir mi? Sabahattin Ali’nin Türk edebiyatına armağanı “Kürk Mantolu Madonna” tam da bize mutsuz, melankolik, içine kapanık bir yaşam sürmekte olan Raif’in Maria Puder ile tanışmasıyla değişen hayatını, birkaç aylığına da olsa yaşadığı mutluluğu ve en sonunda yıllarca kurtulamayacağı kederi her yönüyle içimize nakşederek anlatmakta.

  Raif kendi hayal dünyasına hapsolmuş: Yalnızlığını da sevincini de kederini de yani kısaca her şeyini kendi içinde yaşayan biridir. Maria Puder’in portresini ilk gördüğü zaman “Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşından beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyorum.” der. Çünkü o zamana kadar sahip olduğu güzel olan şeyler hayalleri ve kitaplarından ibaretti. Gerçek hayata onu bağlayan bir şey yok yoktu. Çekingen, çocuksu, önceleri ailesinden sonra da Maria'dan duyacağı üzere biraz da kız gibiydi. Berlin'e gittikten sonra önce bir sergide Maria Puder'in kendini resmettiği portresini ardından da Maria Puder'in kendisini görmesiyle rüya gibi birkaç ay geçirecek; fakat bu rüya bittiğinde hayatı eskisinden bile kötü olacaktı.

 Peki Maria? Kürk Mantolu Madonna’mız için de hayat, pek güler yüzünü göstermemişti. Babasını küçük yaşta kaybeden, bunun üzerine büyüdükçe yaşlı annesine bakma sorumluluğunu üstlenen Maria, aynı zamanda erkekler konusunda da şanssızdı. Tabiatı gereği karşı cinsten birini sevmek isteyen; fakat hiçbir erkeği ne sevebilen ne de onlara güvenebilen Maria, uzun bir süre Raif’i de sevememişti. Onunla arasında her zaman bir şeyin eksik olduğunu düşünmekteydi. Fakat hastalık sürecinde Raif’in ilgisinden, ona karşı davranışından ve kısa süreli de olsa ayrıldıkları zaman Raif’in yapmayı düşündüğü şeylerden sonra, “Şimdi aramızda noksan olan şeyi biliyorum. Bu eksik sana değil bana ait. Beni bu kadar sevdiğine inanamadığım için sana âşık olmadığımı zannediyormuşum meğer… Fakat şimdi inanıyorum. Beni sen inandırdın!” diyerek o da artık Raif’in sevgisine karşılık vermiş olacaktı. 

 Maalesef romanımızda Maria ve Raif’in mutlu bir sonu olmayacaktı. Raif, babasının ölümden dolayı ülkeye geri geldikten bir süre sonra Maria’nın mektup yazmayı kesmesinden ötürü kendisinden ayrıldığını düşünmekteydi. Bu onun için büyük bir yıkımdı. Zira en çok onu sevmişti. Artık kimseyi onun kadar sevemezdi… En çok ona güvenmişti. Kimseye ona güvendiği kadar güvenemezdi… Hayatta onu en sevdiği kişi aldatmıştı, diğer insanlar ona ne yapsa Maria kadar zarar veremezlerdi artık!

Hayatının Maria’dan sonra geçen on yılında Raif, mutsuz bir evlilik yapmış; bu da yetmez gibi eşinin asalak aile bireylerine bakma sorumluluğu da onun üstüne kalmıştı. Ara sıra hastalanır, işe gelemediği günler olur o günlerde evde de huzur bulamaz, ev halkı bir ekmek almak için bile bırakın para vermeyi Raif’ten kalkıp bakkala gitmesini beklerler. Üstelik kimse onun varlığını önemsemez, Raif de kendini onların arasında değersiz hissederdi. Raif sevmeyerek de olsa hayatının son on iki yılını böyle bir aile içinde geçirdi.

 Bir gün ansızın Almanya'da pansiyondan tanıdığı Frau Tiedemann ile karşılaşması ve on yıldan fazla süredir nasıl bir büyük bir yanılgının içinde olduğunu fark etmesi, Raif’in hayatındaki en büyük yıkım olacaktı. Zira o, Maria’nın kendisini terk ettiğini düşünürken Kürk Mantolu Madonna’mız hayatını kaybetmişti. Mektuplaştıkları süreçte ona bir şey anlatması gerektiğini fakat bunun Raif’in yanına geldiği zaman anlatmasının daha uygun olduğunu söylediğinde ise aslında bahsettiği şeyin Frau Tiedemann’nın yanındaki “Akrabamın kızı,” dediği küçük kız olması Raif için trajik bir durumdu. Yani Raif on yıldan fazladır ne sevdiği kadının öldüğünü ne de bir kızı olduğu bilmiyordu. 

 Biz bunların tümünü Raif Efendi’nin defterinden öğrenmekteyiz. Bu hayatta kimseyle oturup etraflıca sohbet edemeyen Raif, bir defter alıp içini bu deftere dökmüştü. Romanımızda ismi geçmeyen anlatıcı, ona son dönemlerinde yakın davranmış: Raif Efendi ile samimi olmuştu. Raif’in hakkında daha fazla şey öğrenmek için bir geceliğine de olsa defterini istemiş, ertesi gün döndüğünde ise eskisinden daha fazla tanıdığı bu adamın öldüğünü görmüştü. 

 Maria Puder ölürken, yaşadığı onca şeyle birlikte meğer “Raif” adında bir adamı da yanında götürmüştü. Geri kalan senelerde yaşadığı hayat Raif için bir esaretten ibaretti. Peki Raif, Maria’nın öldüğünü ve ondan bir kızının olduğunu öğrenseydi hayat onun için ne kadar değişirdi? Bir tabloda görüp âşık olduğu kadının ölümü onun için de bir son mu olurdu yoksa o kadından dünyaya gelen kızıyla bambaşka bir hayata başlayabilir miydi? Bunu biz bilemeyiz. Raif, mutsuz bir hayatın içinde mutlu olabilmeyi istemiş çabalamış biriydi. Fakat onun bu hayatta mutlu olmayı başarabildiği süre üç dört aydan ibaretti. Sonrasında ise onun tabiriyle kendisiyle alakası olmayan manasız bir hüviyetin derinliklerinde gömülüp kalmıştı.


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

Musa Simsar

Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bir format seç
Kişisel Test
Kişisel bir şey ortaya koymayı amaçlayan sorular dizisi
Önemsiz Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Hikaye/Olay
Gömülü ve Görsellerle Biçimlendirilmiş Metin
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud Gömme
Görsel
Fotoğraf veya GIF