Omzumda Bir Didar (Bölüm VI)

Kokulu mumlar aramaya başladım evimde. Cengiz Tören’in evinde kokulu mum olur mu hiç? Aradım ama.36 dk


             ALEKSİTİMİ*          

             Meyhaneden çıktıktan sonra, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığının farkındalığını üzerimde taşıyarak, şimdiki zaman insanlarının gereksiz çabalarını düşündüm. Onlarla ilgili yorum falan yapamazdım. Benim varlığım, hepsinden daha aşağılıktı. Ama yine de çoğu zaman kendimi evime kadar götürebilmeyi başarabildim. Bu aslında zor bir şeydir, insan sarhoş olduğu zaman bulunduğu yerde uyumak ister. Ama ben, omzumdaki kafa tüm hislerimi almış olsa bile yatağıma yatmaktan hiçbir zaman vazgeçmedim. Bunun, gerekli olduğunu da düşünmüyorum aslında. Uyandığım yerlerden hep korkmuşumdur. Saatlerce, bir ölü gibi yumuşak bir zeminde yatarken başıma çok kötü şeyler gelebilir. Bunların hiç önemi yok doğrusu. Hayatın güzel olduğuna inanabilmek gerekiyor. Dünyayı koklamak, yağmur yağdı mı ellerini gökten gelen damlacıklara uzatmak gibisi yoktur. İşte bu saydıklarımı özlüyordum dostlar. Omzumdaki kafanın zamansız nüksetmiş olması, tam ben baharın gelişini beklerken, hayatımı duygularımdan arındırdı. Artık yağmur yağsa ve ellerimi uzatsam da o damlacıklara, hiçbir şey hissedemeyeceğim. 

            Meyhaneden sonra eve geldim. Eve girer girmez tuvalete gittim. Çişimin olup olmadığını bilmiyordum, ama içki içmiştim. Sonra elimi, yüzümü yıkadım. Omzumdaki kafaya su sıçradıkça çığlıkları artmaya başladı. O da benim gibi, Duygu’nun gelmesini bekliyor, kendi türünü iştahla sömürmek istiyordu. Aslında onun, insanlardan çok farklı olan tarafları yoktu. Ne kadar kafa yerse o kadar sakinleşiyor, çığlıkları azalıyor, herkes için daha az zararlı hale geliyordu. Yediği kafa sayısına göre sanki kültürleniyor, diğer kafalardan daha medeni bir duruma geliyordu. Bir şeyler yemeye çalıştım. Bir şeyler derken, bisküvi falan. Çok da önemi yok bunları söylememin. Sallama çay yaptım yanına. Bunlar sizi hiç ilgilendirmez dostlar, biliyorum. Yere dökülen kırıntıları toplamadım, evimi böcekler basabilirdi. Hiç de umurumda değildi doğrusu. Duygu bir türlü gelmiyordu. Saate baktım. Hiçbir şeyden keyif alamadığım için sigara içmeyi bırakmıştım. Birini beklerken, özellikle Duygu gibi muhteşem birini beklerken sigara içemiyor olmak sinirimi bozuyor olmalıydı. Bu yüzden kendime bir sigara sardım. Ben fark edemiyor olsam da vücudum bir şeyler istemeye devam ediyor olabilirdi. Neyse ki hiçbir şeye hasret duyamıyordum. Eski yaşamımı özleyecek bir konumda olduğum için kendimden nefret ederdim -özlem duyulacak bir hayat yaşamadım dostlar-. Biliyorsunuz, düğmeciydim ben. On sene falan düğme sattım. Ne bir sevgilim ne de bir arkadaşım oldu. Bunlara hiçbir zaman ihtiyaç da duymadım. Bunları yazmam bile anlamsız aslında. At yarışlarını izlemekten hiçbir zaman keyif alamadım. Ama atları çok severim. Hem ölesiye korkarım onlardan hem de yanlarına gidip yelesini sevmeyi isterim. Çok duygulandırırlar beni. Özellikle o siyah olanlar, güneş vurdu mu kara bir elmas gibi parlar tüyleri. Ağlayasım gelir onlara baktığım zaman. 

            Sigarayı içtikten sonra evdeki tüm pencereleri açtım. Koku falan alamıyordum zaten, ama Duygu gelirse hislerimiz de gelecekti. Her şeyin mükemmel olmasını isteyeceğimi bildiğim için yalnızca varsayımda bulunarak bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Kokulu mumlar aramaya başladım evimde. Cengiz Tören’in evinde kokulu mum olur mu hiç? Aradım ama. Kendime kızamıyordum bile, nefret edemiyordum bu aksak bedenden. Beynimde işe yarayacak hiçbir yapıcılık yoktu. Biraz müzik dinledim. Etraf çok tozluydu. Camlar açık olduğu için hepsi uçuşmaya başladı. Toz zerrelerinin arasında devasa bir canavar gibi dönüyor, zilin sesini duyabilmek için kafamı, kapının olduğu tarafa eğiyordum. Size bunu anlatıyor olmam çok saçma aslında. Normalde bu okuduklarınızın devamında zilin çalması gerekir. Hatta ortalığın karışması, benim çıldırmam falan gerekir. Güzel bir aşk hikayesine bile dönüşebilir bu. Bir anda omzumuzdaki kafalar yok olur, Duygu ile sonsuza kadar mutlu yaşarız. Son satırlarını bile hayal edebiliyorum bu umut çöplüğünün. “Aslında ben bunları yazarken o da yanımdaydı. Bana çay koydu. Çay olmasa ne yapardık?” ya da “Çayının şekerini hep ben atardım” falan. Böyle bir şey olmadı dostlar. O gece, sabaha kadar zilin çalmasını bekledim. Zil çalmadı. Sonraki günlerde yine zil çalmadı. İşe başlamam gerektiği halde evden günlerce çıkmadım. Duygu’nun gelmediği her saniye kafanın çığlıkları arttı. Ürettiğim varsayımlar sonucunda çıldırmış olmam gerektiği inancına eriştim. Daha sonra çıldırdım. Omzumdaki kafaya rağmen çıldırdım. Duygu’yu görmedikçe, kıvırcık saçlarını koklamadıkça çıldırdım. Kapılara yumruklar arttım. Kaynar sularda yıkandım. Canım bile yanmıyordu dostlar. 

            Günler sonra, evde yiyecek bir şey kalmayınca mecburen dışarı çıktım. Başlamam gereken saçma işe hiç gitmemiştim. Gidip gitmemek arasında hiçbir fark yoktu. Kiramı ödeyemeyecek olmam da artık anlamını yitirmişti. En kötü ihtimalle evden kovulurdum. Belki sonrasında akıl hastanesine ya da omzumdaki kafayı araştırmak isteyen devlet laboratuvarlarına yerleşirdim. Ama Duygu’dan vazgeçemezdim. Omzumdaki kafa için vazgeçemezdim ondan. Çünkü o gelmedikçe kulağımdaki çığlıklar artıyor, omzumun boş kalan kısımları grileşiyor, irinle doluyordu. O kadar vakit geçirmiş olmamıza rağmen, ona, nerede yaşadığını sormamıştım. Onu nasıl bulacaktım? Acaba başına bir şey mi gelmişti, bilmiyordum. Yiyecek bir şeyler almak için çıkmış olduğum halde, tüm marketlerin önünden hızla geçtim. Sahile indim; kâğıt helva satıcılarına, kâğıt helva alıcılarına, denizin üstüne iple asılmış olan renkli balonları vurmaya çalışanlara, simit yiyen ya da martılara simit fırlatan insanlara baktım. Hiçbir şey yapmak istemiyordum. Bir banka oturdum. Denize bakmak dayanılmazdı. O maviliğe bakınca güzel şeyler hissetmek istiyor insan. Biraz düşünmeye çalıştım. Daha sonra, banktan kalkmadan hemen önce, aklıma şu dizeler geldi:

            “İnsan, bitmeyen bir çile, ter kokusu

            Onlar, bırakılmış bir gezegenin tortusu

            Tıkanmış damar, kış uykusu

            Onlar, neyi severse, ondan kaçar.”

            Bunları söyleyerek kalktım banktan. Hislerimi kaybetmeden önce böyle düşünüyordum. Şimdi, geçmişimde olduğum insana mı evirilmem gerekiyordu? Yoksa olduğum durumun içinde sıkışmış olmayı kabullenerek, Duygu’yu bile aramaktan vazgeçmem mi gerekiyordu? Artık bir şeyleri anlamalıydım. Başıma gelenlerin bir sebebi olmalıydı. Karşı kaldırıma geçtim. Sahilde yürümek dayanılmazdı. Daha sonra, insanların omuzlarına bakmaya başladım. Başkalarında da bu kafadan var mıydı merak ediyordum. Omzumdaki örtüyü bluzuma iyice sıkıştırdım. İnsan mıydım hâlâ? Sevdiğim şeylerden kaçıyor muydum? Hiçbir şey hissetmediğim halde Duygu’yu arıyordum. Bunu, kendim için değil, geçmişim için istiyordum. Omzumdaki kafayı besleyerek ona yaranmaya, içten içe beni seveceği ihtimaline sarılmaya çalışıyordum. 

            Hava güneşliydi. İnsanların kıyafetlerine bakarak havanın sıcaklığını anlamaya çalıştım. Daha sonra, yine o meyhaneye gitmeyi. Ama bunun bir anlamı yoktu. Eve dönebilirdim aslında ama alışveriş yapmak istemiyordum. Duygu’yu düşünmeye devam ettim. Sevdiği bir yerden, genellikle bulunduğu bir mekândan bahsetmiş miydi, onu düşünüyordum. Sahilden yukarı, surlara doğru çıkmaya başladım. Belki, deniz manzarasını büyütürsem, güzel şeyler hissedebilirdim. İyice tepeye çıktım, evim de o taraftaydı zaten. Her yere yürüyerek gidiyordum. Denizin olduğu yöne bakan bir banka oturdum. Bir şehirde deniz varsa, tüm banklar oraya dönük oluyordu. Dünya, birbirimizle muhatap olmamamız için her türlü iyiliği yapıyordu. Bir sigara çıkardım cebimden. Kibritle yaktım. Hiç sevmezdim çakmak kullanmayı. Yalancı görünür onun ateşi bana. Yanıma kırmızı renkli bir araba yanaştı. Şaşırmam gerekirdi buna. Birinin yanına araba yanaşıyorsa, o arabanın rengi siyah olmalıdır. Böyle gördüm ömrüm boyunca. Kendimi de değerli hissetmem gerekirdi. Çünkü ömrüm boyunca ilk defa sinsi bir araba yanaştı yanıma. Şaibeli bir olaya karışırsam eğer, hayatım heyecanlı bir hal alabilirdi. Sigaramı içmeye devam ettim. Birkaç tane ciddi kıyafetli adamın arabadan çıkıp beni yakalamalarını bekledim. Böyle bir şey olmadı. Daha sonra, arabanın camı açıldı. Düz saçlı, oldukça büyük kafalı ve aşırı kırmızı dudaklı bir kadın, omzumdaki kafaya bakıyordu. Hiçbir şey Cengiz Tören ile ilgili olamaz zaten. Varsa yoksa bu kafayla ilgileniyordu herkes. Sinirlenmem gerekirdi. Elimdeki sigarayı attım. Ayağa kalkıp arabaya doğru yürüdüm. Kadının yanında asla tanımlayamayacağım, oldukça basit suratlı bir adam vardı. Şişman ya da zayıf değildi. Saçları ise hem gür hem de dökülmüştü. Arabanın kenarında durdum ve kadının benimle konuşmasını bekledim. 

            Kıpkırmızı dudaklarını yaladıktan sonra, “Arabaya binmek ister misin?” diye sordu. 

            “Arabaya binip binmemek arasında bir fark yok benim için” dedim. 

            Sonra gülümsedi, gülümserken şaşırtıcı derecede güzeldi. Bazı insanlarda bu büyü vardır. Güldükleri zaman Medusa gibi hükmederler insana. Korkarım onlardan, çevremde bulunmalarını istemem. Bir süre sessizlik oldu. Gülümsemesini biraz daha seyretmek hayatımdan bir şeyi eksiltmeyecekti. Daha sonra, arabanın arka koltuğuna oturdum. Omzumdaki kafa üzerindeki örtüyü çekiştiriyor, bulunduğu yeri görme arzusuyla kulağımın dibinde çığlıklar atıyordu. Bölgeyi bir baraj seti gibi oval bir şekilde saran upuzun surun yanındaki yola girdik. Arabadaki insanlar konuşmuyorlardı. Bana bir şeyler söylemeleri gerekirdi. Neden davet edilmiştim bu arabaya? Radyo bile açık değildi. En azından biraz müziğimiz olsa, kafanın çığlığı azalırdı. 

            Kadın, gözlüğünü çıkardı ve bana doğru döndü. Üstündeki beyaz gömlekle çok güzel görünüyor, insan baktıkça boynundaki kolyeye dönüşmek istiyordu. Ben öyle istemedim ama. Zaten hiçbir şey hissetmiyordum. Yine Duygu aklıma geldi. Hemen sordum.

            “Duygu’yu tanıyor musun?”

            “Tanıyıp tanımadığımı bilmiyorum” dedi ve yine o gülümsemeyi yerleştirdi suratına.

            Kadının omuzlarına baktım. Bu cümleyi sadece omzunda kafa olanlar kurabilirdi çünkü. Omzunda kafa olmayan normal insanlar, her şeyi bilirdi. Bilmedikleri şeyleri bile öyle bir anlatırlardı ki onlara herkes inanırdı. 

            “Senin de mi hislerin yok?” diye sordum. 

            “Evet, hislerim yok benim.”

            “Neden omzunda kafa yok o zaman?”

            “Başkasına verdim.”

            “Nasıl yaptın bunu?”

            “Kurtulmak mı istiyorsun bu kafadan?”

            “İstiyorum tabi, kim istemez ki bu pis şeyden kurtulmayı?

            “Ama hislerin geri gelmeyecek. Hatta hiçbir zaman gelmeyecek. En azından şimdi, bu kafayı başka bir kafaya yedirip birkaç dakikalığına bir şeyler hissedebilirsin.”

            “Ama bu kafa omzumdayken bunun hiçbir önemi yok.”

            “Yine de bir karar vermen gerekecek. Şu anda hissedemediğin her şeyden sonsuza kadar vazgeçebilecek misin? Yoksa sefil ömrünü birkaç dakikalık his alemi için sürdürmeye devam mı edeceksin?”

            “Bana bir teklif mi yapacaksınız?”

            “Yapacağız tabi. Öyle olmasa bir arabayla yanına yanaşır mıydık?”

            “Nereye gidiyoruz şimdi?”

            “Önemi yok bunun, gidiyoruz işte.”

            “Duygu da orada olacak mı?”

            “Bekle” dedi. Önüne döndü. Çantasından bir sigara çıkarıp bana uzattı. Alıp almama konusunda hiçbir fikrim yoktu. Öylece bekledim. Sigarayı kucağıma bıraktı. Bir süre sonra araba yavaşladı. Büyük bir demir kapının önünde durduk. Etraf ıssız ve karanlıktı. Demir kapı kendi kendine açılır diye düşünmüştüm. Şoför arabadan indi ve kapıyı açtı. Sonra arabayı içeriye soktu. Ardından, kapıları kapattı. Bunları anlatmamalıyım dostlar. Ama o lanet kapı kendi kendine açılmadı. Bunu bilmeniz gerekiyor. Ne olup ne bitiyorsa bu dünyada, şahitlik etmemiz gerekiyor. Hem de bunu, kötü şeylere engel olmak için değil, öylesine yapmamız gerekiyor. Öylesine okumamız, öylesine izlememiz, öylesine sevmemiz gerekiyor. Bunların hiçbir anlamının olmadığını bildiğimiz halde üzerine yürümemiz, hayatlarımızı yenmemiz gerekiyor. 

            Koskoca bir bahçeyi geçtik. Çiftlik gibi bir yerdi burası. Bahçenin etrafında yaşlanmış kavak ağaçları, iç kısmındaysa meşe ve dut ağaçları, onların aralarındaysa bodur kalmış erik ağaçları vardı. Gittiğimiz yolun kenarında budanmamış, cılız bahçe gülleri, güzel açma telaşına girmeden öylece bekliyor gibiydi. Yolun bitiminde koskoca bir ev gördüm. Bir kalıpla oraya oturtulmuş ve senelerce hareket edememiş gibi görünen taştan bir evdi bu. Pencerelerin çoğunda ışık vardı. Evin ön tarafı ise sessiz ve karanlıktı. Arabadan indik. Daha sonra eve girdik. Bizi karşılayan kimse olmadı. İkinci kata çıktık. Kadın kapıyı açtı. Bu büyük odada hiç kimseyi göremedim.

            Kadına dönüp, “Patronunuz falan yok mu sizin?” diye sordum. Yine o gülümsemeyi yaptı. Çıldırmam gerekirdi, çıldırmadım.

            “Elbette var. Her şeyin bir patronu var. Ama sen göremezsin onu. Biz de göremeyiz.”

            “Hapiste mi, öldü mü yoksa?”

            Güldü. “Onun kim olduğunu hiçbir zaman bilemeyeceksin. Hatta onu tanımak uğruna hiç ayrılamayacaksın buradan. Onun için çalışmak, ibadet etmiş gibi rahatlatacak seni.”

            “Ya reddedersem bu patronu, o zaman ne olacak?”

            “Hiçbir şey olmayacak. Bir anlamı var mı ki tüm bunların?”

            “Yok.”

            “Burada dinlen bu gece. Yarın sabah diğerleriyle tanışırsın. Hem, Duygu da burada olacak.”

            Sevinmeyi bile isteyemiyordum. Hiçbir şey yapmadım. Odanın ortasındaki yatağa uzandım. Sabah Duygu’yu görecektim. Birkaç dakika da olsa onu hissedecektim. Hayatımdaki tek heyecan buydu. Sabah haberlerini bekleyen vasıfsız bir memur gibi, bu hayatı tatlandırmak için Duygu’ya ihtiyacım vardı. Bundan sonra ne olacağı ise umurumda değildi. Merak bile etmiyordum. Yalnızca, omzumdaki bu iğrenç kafanın beslenmesini ve bana yüce ödülü, yani Duygu’yu vermesini istiyordum.

Aleksitimi: Kişilerin, kendi ve diğer insanların hislerini algılama yetisine sahip olmaması durumu.

            


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

Talha Çakan<span class="bp-verified-badge"></span>

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bir format seç
Kişisel Test
Kişisel bir şey ortaya koymayı amaçlayan sorular dizisi
Önemsiz Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Hikaye/Olay
Gömülü ve Görsellerle Biçimlendirilmiş Metin
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud Gömme
Görsel
Fotoğraf veya GIF