Omzumda Bir Didar (Bölüm IX)

Cengiz Tören olmak, “dolce far niente” ile yaşamaya çalışan bir deli için bile zordur. 22 dakika


Omzumda Bir Didar (Bölüm IX)

Cengiz Tören olmak, “dolce far niente” ile yaşamaya çalışan bir deli için bile zordur.


‘Omzumda Bir Didar (Bölüm VIII)’ adlı yazım için tıklayın.

Diğer ‘Edebiyat‘ içeriklerine ulaşmak için tıklayın.


Dolce Far Niente

            Kendimi anlayabilmem; fikirlerimin sonlanmış hallerinin ne denli faydalı olabileceğini kavrayabilmem için denediğim birkaç teknik vardı. Zihnin ötesinde  bir yere; herkesin, hiç durmadan konuşarak ulaşmaya çalıştığı büyük ego çöplüğüne erişmek, onun bir parçası olmak ve bunun için çabalamak benim için mantıksızdı. Tesisatçı ile olan çapraşık ilişkim gibi, fikirlerim ile çatışmak bana her zaman daha kolay bir yol gibi geliyordu. Yaşamın kolaylığı altında ezilmediğim zamanlarda, daha doğrusu yaşamımla mücadele etmediğim anlarda düşündüklerimi daha iyi anlıyordum. Oldum olası, her tarafı kapalı bir odada doğmuş olan bir kelebek gibi, yaşadığım zamanın kısalığının farkına varamayarak günlerimi geçiriyordum. Hislerimin temelinde yatan hiçbir felsefi dayanak yoktu. Sonradan fark ettiğim hayati baskıların ağırlığını yıllar sonra kaldırıyordum. Büyük bir egoya sahip bir histerik gibi, akıl almaz yaşamımı hatırlatan tüm anlardan kaçmaya, bir sorunu çözeceğim anda başka bir sorunla yüz yüze gelmeye çalışıyordum. Bu şekilde yaşamaktan hoşnut değildim. Fakat belli bir süre sonra öyle bir farkındalığa eriştim ki dostlar; günlerin kekeme geçişinden, hayat koşturmasından, güzel yemeklerden, güzel görüntülerden öylesine sıkıldım ki, yapabildiğim tek şey hayati meseleleri halledip koltuğuma oturmaktan ibaret oldu. Son yirmi yılımı aynı koltukta, aynı şeyleri yaparak geçirdikten sonra, dışarıda görmediğim bir hayat olması da bana acı vermemeye başladı. Bu keyiften yoksun kalmamak için uykularımdan olmaya, o koltukta miskince oturmanın sonsuz keyfine ölesiye bağlı kaldım. İtalyanlarda bir terim vardır. “Eat, pray, love” Romanını okuyanlar belki hatırlar. “Dolce far niente”. İtalyancada, “hiçbir şey yapmamaktan keyif almak” anlamına gelir. Günün belli saatlerinde, bu sıcak Akdeniz insanları “dolce far niente” yaparlar. İşte ben bunu tüm hayatıma adapte etmiş, Akdeniz kültüründen büyük ölçüde yoksun olduğum halde bir Sicilyalı kadar yaşamaya başlamıştım bu deyimi. Zaten evden çıkmam, hatta bu eskimiş koltuktan kalkmam bile anlamsızdı. Bir şeyler için çabalarken, çabaladığım tüm anlardan daha az seviyede işkence çektiğimin farkındaydım. Yeniliklerden uzak bir şekilde yaşarken, geri kafalı olmayı bile umursamayacak cahillikteydim. Bundan daha büyük bir mutluluk var mıdır dostlar?

            Sizin bilmediğiniz birçok şey oldu hayatımda. Ömrünü koltuğunda oturmakla geçiren bir adama göre fazla iddialı konuştuğumun farkındayım. Zaten bu durum sizin ilginizi çekmiyorsa yapabileceğim pek bir şey yok. Bu yazdıklarımın bir ihtiyaçtan ibaret olduğunun hepiniz farkındasınızdır. Bana acımanızı da hiç istemem. Zira, omzundaki kafadan bile daha az canlı olan bir adama göre söyleyeceğim fazlaca şey var. Aranızda bu ağdalı dilimi yakmak isteyen aşırı post modern insanların olduğunu da biliyorum. Fakat ben bu koltukta otururken ve siz, koltuğu dengede tutmak için bir ayağının altına hangi kitabı koyduğumu bilmezken kendimi biraz daha özel hissediyorum hepinizden. 

            Konudan sapmak istemiyorum. Benim hayatımı hiçbiriniz merak etmiyorsunuz. İşte bu cümleyi yazarken kafamı sağ omzuma çevirdim. Kafanın simsiyah gözlerindeki aşağılamayı, yukarıdan bakan anlamsız gözleri sineye çektim. Çığlığındaki tiz kahkahayı duymamak için bir süre yutkunmadım. En son anlattıklarımı hatırlarsınız; Duygu’nun omzundaki kafayı aldırdığını ve beni zerre kadar umursamadığını öğrendikten sonra kendimi meyhaneye attım. Tesisatçı ile biraz lafladıktan sonra evime geldim. Bunun üzerinden aylar geçti dostlar. Kirasını bile ödemediğim bu evin kapısı ise hiç çalmadı. Ne bir mektup ne de bir haber geldi. Muhteşem gülümsemesi olan ruhsuz doktor bile benim için geleceğini söylemiş olmasına rağmen gelmedi. Artık bir illüzyonun içinde gibiydim. Çünkü en son ne zaman yemek yediğimi, içki içtiğimi, kitap okuduğumu hatırlamıyordum. Sonraki öğünün telaşına kapılmadan burada oturuyordum. Geçmişte yaşadığım hiçbir güzelliği hatırlamıyor, yalnızca Duygu ile olan anılarımın üzerinden milyonlarca kez geçiyordum. Evde elektrik yoktu. Sular ise çoğu zaman akmıyor, aktığı zaman ise çamurlu bir şekilde tenime değiyordu. Böcekler bile terk etmişti bu evi. Bütün kırıntıları yedikten sonra, Duygu’nun son kez gidişi gibi gitmişlerdi bu evden. Neyse ki onları özlemiyordum. Kafka’nın Milena’ya olan sonsuz arzusuyla Duygu’nun gömleğindeki bir düğme olabilmeyi ümit ediyordum. Bunun bir sonu yoktu. Hayattaki duruşumun, fikirlerimin, buraya yazdığım cümlelerin bir sonu ya da ulaşacağı bir yer yoktu. Ayaklarımı sürekli üzerinde tuttuğum cam sehpa kadar faydalı olabilecekken, tamamıyla değersiz, üzerinde yürünmeye çalışan bir deniz kadar değersiz, burada oturuyordum. Arada bir camdan bakıyor, gördüğüm her kadını Duygu’ya benzetmeye çalışıyordum. Yeteneksiz parmaklarımla onun resmini çizmeye çalıştıktan sonra, ürettiğim çöpü gerçeküstü resimlere benzeterek kendimle övünüyordum. Günlerimin nasıl geçtiğini biraz olsun anlamışsınızdır diye düşündüğüm için bu saçmalıklardan daha fazla bahsetmeyeceğim. 

            Geçenlerde, az önce anlattığım herhangi bir günün herhangi birini yaşarken ansızın dışarı çıkmak istedim. Bu sefer meyhaneye gitmek yerine denizden hiç de uzakta olmayan, fakat hiçbir açısından denizi görmeyen bir parka gittim. Ağaçları herkes çok sever, fakat deniz manzarasını kesen bir ağacı hiç kimse sevmez. İşte beni tanıyan insanlar böyle hissederdi. Ben, deniz manzarasını yok eden hınzır bir ağaçtım dostlar. O parkta, uçları sararmaya başlamış ıslak çimenlerin üzerinde otururken bunu düşünüyordum. Bu kadar karamsar olmaya lüzum yoktu doğrusu. Bu yüzden, gözlerimi kapatarak, en azından dalga sesini ve genzimi yumuşak bir şekilde yakan nemi kabul etmeye, bunun keyfini çıkarmaya karar vermiştim. Yeni sulanmış bir beton gibi, atomlarımı bir arada tutmaya çalışarak, hiç düşünmeden “dolce far niente” yapıyordum. Bu küçük bir mutluluktu benim için. Duygu’dan öncesini düşünebilmem için bir fırsattı. Fakat bunu yapamıyordum. Küçükken, birazcık eğitimli, dul annemle çıktığımız Mavi Yolculuk’u bile düşünemiyor, aydınlar tarafından edilen sohbetlerin içerisinde bir defa daha bulunamıyordum. Plakçalardan sessizce süzülen Barok müziğin annemin rakı içişiyle bir ahenk içerisine girdiği o sıcak, balık kokulu akşamları bile anımsayamıyordum. “R” harfini söyleyemediğim için eski evimizin verandasında, güzel annemin bana sürekli “Nar” kelimesini söyletmesini, babamın cenazesinde sabahtan akşama kadar saklandığım ahşap kömürlüğü, tüm kötü anılarımın sonunda hissettiğim çaresizlikleri hatırlayamıyordum. Ara sıra gökyüzüne bakıyor, babamdan miras kalan bozkır evinde geçirdiğim altı ayı düşünüyor, geçmiş ile şu an arasında pek bir fark olmadığını, yalnızca olayların değiştiğini ve tüm hislerin bir çekiliş torbasından yıllar boyunca çekilerek bana tekrar hissettirildiğini düşünüyordum. Dolce far nientem bu şekilde bozulmuştu dostlar. Daha sonra bir daha yaşayamadım hiçbir şey yapmamaktan keyif alma durumunu. Hatta, bir şey yapmadığım her an acılar içinde kıvranmaya başladım. Kendime tesisatçı dışında bir dost bulabilmek için ismini hiç duymadığım birçok meyhaneye, kıraathaneye gittim. Omzumdaki örtüyü sıyırmak isteyenlerden kaçarken, kimisiyle de kavgaya tutuştum. Ben bir deliydim. Bu toplumun iflah olmaz delisiydim. Bu yüzden, o parkta otururken yalnızca uzaktan merak edilen, yanına yaklaşıldıkça korkulan biri olmaktan hadsiz bir şekilde keyif alıyordum. 

            Cengiz Tören olmanın ne kadar zor olduğunu o gün biraz daha iyi anlamıştım. Bu yaşadığım şeyi; yani kişinin kim olduğunun farkına ansızın erişmesi hissini Dostoyevski okumuş insanlar bilir. Hatta “Yeraltından Notlar” kitabında olağandışı bir tirada dönüşür bu. Aynısı, “Machbeth” oyununda da vardır. Kral Machbeth, işlediği ve yol açtığı suçların sonucunda tüm sahneler boyunca utancını egosunun altında tutmaya, yani kendi olma saçmalığına kapılmamaya çalışır. İşte böyle kaçıyordum kendimden. Utanmamak için aynaya bakmıyor, kendi gölgemden bile kaçıyordum. Vücuduma dokunamıyordum bile. Bir yerim kaşındığı zaman etrafımdaki cisimleri kullanarak gideriyordum bu tatlı acıyı. Duygu ile bir olmadıkça bu bedende olmamın, ona dokunmadıkça bu elleri kullanmamın bir anlamı olamıyordu. Fakat birkaç ay sonra, omzumdaki kafa ile daha yakın bir dostluk kurunca, her şeyin farklı olacağını seziyordum. Bu yüzden o gün, denizi görmeyen parka gitmiş, aylar süren tecridimi bitirmiştim. Biliyordum ki insan, ölmeyi arzu etmedikçe yaşamaya devam ediyor demektir. Ölmeyi ne kadar merak ettiğimi, hatta öldükten sonra gideceğim o karanlık, örümcek ağları ile dolu odada sonsuza kadar dolce far niente yapacağımı ne kadar arzu ettiğimi size hissettirmiş olsam da hayatımın devamını öyle büyük bir heyecanla bekliyordum ki, farkında olmadan yaşamı seven bir insana dönüşüyordum. Ne yazık ki ancak ölümün düşüyle hayatta kalabiliyordum. Söylediğim gibi dostlar, Cengiz Tören olmak, “dolce far niente” ile yaşamaya çalışan bir deli için bile zordur. 


Beğendin mi? Arkadaşlarınla paylaş!

Talha Çakan<span class="bp-verified-badge"></span>

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Choose A Format
Personality quiz
Series of questions that intends to reveal something about personality
Trivia quiz
Series of questions with right ve wrong answers that intends to check knowledge
Story
Formatted Text with Embeds ve Visuals
Video
Youtube ve Vimeo Embeds
Audio
Soundcloud or Mixcloud Embeds
Image
Photo or GIF