Omzumda Bir Didar (Bölüm I)

Hiçbir şey hissetmediğim zaman, bir şeyleri hissedip hissetmediğimden de emin olamazdım. Bu şekilde yaşamak, her şekilde yaşamaktan daha zordu. 34 dk


Şimdi özgür müyüz acaba, yoksa değil miyiz?

Boynumun hemen sağ tarafında, yani sağ omzumun üzerinde, gördüğüm lanet bir kabustan sonra korkunç bir kafa beliriverdi. Bu kafayla yaşamaya başladığımdan beri hiçbir şeyi hissedemez oldum. Gördüğüm kabusta, dikenli tellerle kaplı bir hapishane duvarının kenarında yürüyordum. Hislerim, her zaman olduğu gibi allak bullak, anlamsız ve tarif edilemezdi. Tellerde elektrik akımının olduğuna inandığım için pek yaklaşamıyordum. Fakat hatırladığım kadarıyla hapishanenin dışındaydım ve tek amacım içeri girmekti. Aslında diğer tarafın hapishane olduğunu bildiğim halde oraya geçince özgürlüğüme kavuşacağımı düşünüyordum. Bu düşüncelerle pençeleşirken, dikenli tellerle boynum arasında, yani omuzlarımın üzerinde gri bir kafa oluştu. Ama bu o kadar hızlı gerçekleşti ki korkmaya bile vakit bulamadım. Vücudumdan türemiş olan bu kafa, tıpkı ağaçların gövdesinden beslenerek büyüyen bir orkide çiçeği gibi, benim bütün besinimi sömürüyordu. İşte o an tamamıyla yok olmaktan, hiçliğe sürüklenmekten korktum. Bu korkularımda oldukça haklı olduğumu şimdi fark ediyorum. 

            Kafamı omzuma doğru çevirdiğimde beni gördü. Gözleri simsiyahtı, kafası ise çürümüş bir beden gibi grileşmiş, irin kokuyordu. Birdenbire çığlık atmaya başladı. O sırada uyandım fakat omzuma bakmak aklıma gelmedi. Her sabah yaptığım gibi su içmek için komodine uzandım. Susayıp susamadığımı bilmiyordum. Bu yüzden, su içip içmemek arasındaki farkı da asla anlayamıyordum. Ayağa kalktım ve yere basınca hiçbir ağırlık hissetmedim. Banyoya gittim. Yüzüme vurduğum suyun soğuk ya da sıcak olduğunu bilmiyordum. Aynaya baktığımda sağ omzumda kabusumda gördüğüm kafa vardı. Boynu delik deşik ve damarsızdı. Yansımasının bazı kısımları tamamen delikti. Ona baktığımda banyonun kapısını görebiliyordum. Aslında korkmam gerekirdi fakat hiçbir şey hissetmiyordum. Bunun da bana şaşkınlık vermesi gerekirdi, hiç öyle olmadı. İşte her zaman istediğim şey olmuştu. Yok olmayı istiyordum ya, hiçbir şey hissetmemek, böylelikle acılarımdan kurtulacağıma inanmak… ama kestiremediğim bir şey vardı. Hiçbir şey hissetmediğim zaman, bir şeyleri hissedip hissetmediğimden de emin olamazdım. Bu şekilde yaşamak, her şekilde yaşamaktan daha zordu. 

            Omzumdaki kafayı her düşündüğümde çığlık atıyordu. Tek meziyetinin bu olduğunu düşündüm. Daha sonra aklıma, tek meziyeti çığlık atmak olan tanıdıklarım geldi. Kafayı, saten bir örtüyle örttükten sonra dışarı çıktım. Gözleri kapatıldığı için huzursuzlaşmıştı ve sürekli sağa sola sallanarak boynumu çekiştiriyordu. Bundan rahatsız olmadım, yere bastığımı bile hissetmiyordum. Sokaktaki insanlar bana bakmıyordu, omzumda bir kuş kafesi taşıdığımı falan düşünebilirlerdi. Önce kafayı söktürmek için hastaneye gitmeyi düşündüm. Sıra beklemeyi hiç sevmediğim için vazgeçtim. Akıl hastanesine doğru yürümeye başladım. Oraya gitmemin bir anlamı yoktu. Ben deli değildim, aklımdan bir zorum yoktu. Yalnızca hiçbir şey hissedemiyordum. Hangi doktor bununla ilgilenirdi bilmiyorum. Önceki gece hissedebildiğim her şeyin bir anda yok olması kalple mi yoksa beyinle mi ilgiliydi? Ruhuma bir serum mu vermeleri gerekirdi? O kafayı bir testereyle kesmeyi düşündüm. O, bana ait bir parazitti. Ama ben de bu yürüdüğüm yolların, yattığım yatağın, inandığım ve hissettiğim her şeyin içinde bir parazittim. Tüm dünyayı saran bir virüs gibi görünmez ve zararlıydım. 

            Kulağımdaki çığlıklar artıyordu. Hiçbir şey hissedemediğim için bunun bana zarar verip vermediğini de bilmiyordum. Belki de çığlık attıkça ruhumu içine çekiyordu. Kim ne yapsın gerçi benim ruhumu? Sonra aklıma müthiş bir kurnazlık geldi. Düşünmeye nasıl devam edebildiğime şaşmak istiyordum. Normal şartlarda olsa o an olup biten her şeyden büyük bir şaşkınlıkla korkardım. Engelli raporu almak için hastaneye gittim. Bunu gerçekten yaptım ve bu saçmalığa asla hayret edemiyordum. Bu yüzden, hayatımdaki çoğu şey kolaylaşmıştı. Artık birini öldürebilir, yerlere tükürebilir ve sevmediğim her şeyi sokaklarda haykırabilirdim. Doktorun yanına gittiğimde içerideki çirkin kokuları alamadığım için yüzüm iyice ifadesizleşti. Doktor, şikayetimi sorduğunda omzumdaki kafayı örtüden arındırdım. Hiçbir zekâ kırıntısı olmayan ifadesiz bakışlarıyla etrafı süzüyor, avlanmak için doğmuş bir hayvan gibi tetikte bekliyordu.

            “Bu kafayı gece rüyamda gördüm. Sabah uyandığımda omzumdaydı. Bunu buradan sökebilir misiniz?”

            “Böyle vakalarla daha önce de karşılaştım. Ama bu benim uzmanlık alanıma girmiyor. En iyisi seni başka bir bölüme göndereyim” önündeki not kağıdına bir şeyler yazdı ve “İkinci kata çık, kâğıdı sekretere ver, seni yönlendirirler” dedi.

            Bir şey demeden çıktım. Diğer doktorun odasına girdiğimde örtüyü tekrar açtım.

            “Bu kafayı gece rüyamda gördüm. Sabah uyandığımda omzumdaydı. Bunu buradan sökebilir misiniz?”

            “Sökerim tabi. Ama neden onu sökmek istiyorsun, sana bir zararı mı var?”

            “Aslında yararı var. Uyandığımdan beri hiçbir şey hissetmedim. Ne karnım acıkıyor ne de susuyorum. Yere basıp basmadığımdan bile haberdar değilim. İnanın hiçbir şey hissetmiyorum.”

            “Ama bu mümkün değil. Bir şeyler hissetmediğini söyleyebilmek için bunu hissetmediğini hissetmen gerekmez mi?”

            “Gerekir tabi. Ama ben hissetmiyorum. Belki de hissettiğim tek şey budur. Aslında benim buraya gelme amacım farklıydı. Şimdi ben hiçbir şey hissetmiyorum ya, bu meziyet sayesinde istediğim her şeyi yapabilirim. Tüm korkularımdan, şaşkınlığımdan, sevgimden, nefretimden arınmış durumdayım ve bunlar umurumda değil.”

            “Senin bu söylediklerin ölümden farksız. Ben en iyisi seni başka bir doktora yönlendireyim” dedi ve cebinden bir kâğıt çıkarıp bana uzattı. “Yedinci kata çık. Bu kâğıdı orada bulunan herhangi bir hastaya ver. Seni doktorun yanına götürürler” dedi.

            Kafayı örttüm ve odadan çıktım. Çığlık atmaya devam ediyor ve ne zaman örtüyü açsam gözleri daha da kararmış, irin kokusunun da artmış olduğunu düşünüyordum. Merdivenleri hiçbir şey hissetmeden çıktım. Sabahtan beri kilometrelerce yol yürümüştüm. Hiçbir şey hissetmiyordum. Doktorların odalarında geziyor olmamın da bir anlamı yoktu. Bir gecede, yanmış bir kâğıt gibi tüm kimyam değişmiş, onun uçuşan külleri gibi özgürleşmiştim. Kötü olan da buydu. Özgürlüğümü hissedemiyordum. Etrafta hiç kimseyi bulamadığım için aşağı inecektim ki omzumdaki kafa beni çekiştirmeye başladı. Doktorun odasına kadar sürükledi beni. İçeri girdim. Örtüyü açtım.

            “Bu kafayı gece rüyamda gördüm. Sabah uyandığımda omzumdaydı. Bunu buradan sökebilir misiniz?”

            “Neden onu sökmek istiyorsun? Omzundaki kafayı tanıyorum. Aynısı bir tanıdığımın başına da gelmişti. Hiçbir şey hissedemiyorsun değil mi?”

            “Hissedemiyorum değil, hissetmiyorum. Böyle bir çabam yok.”

            “Onu gerçekten sökmek istiyor musun?”

            “Hiçbir şey isteyemiyorum. Ama bana bir zararı yok. Orada olmasa da bir zararı olamaz.”

            “Söylediklerin hissedememekle değil de bilmemekle ilgili gibi geldi bana. Yani, herhangi bir problemin var olup olmaması arasındaki farkı bilmediğin için bunu hissedemediğini zannediyor olabilirsin.”

            “Ama doktor, ben yere bastığımı da hissetmiyorum.”

            “Aynı şey. Yere basıp basmamak arasındaki farkı anlayabilmen için aynı ayağınla hem yere basman hem de basmaman gerekir. Bu iki eylemi aynı anda gerçekleştirmezsen, bu farkı asla anlayamazsın. Ayrıca bu mümkün değildir. Bir örnek daha vereyim. Örneğin bir uçaktasın ve saatlerce seyahat etmişsin. Uçaktan indiğin zaman ayakların boşlukta gibi olur, yani hâlâ havadaymış gibi. Yani havada olma hissi hemen hemen devam eder, tazeliğini korur. Fakat havada olmakla yerde olmak her zaman birbirinden farklı olacaktır. Sana havada olma hissini veren şey, aslında yeryüzüdür.”

            “Yeryüzü olmasaydı, havada olmanın bir anlamı kalmaz mıydı yani?”

            “Evet.”

            “Peki bunun benim sorunumla ne ilgisi var?”

            “Sen de hiçbir şey hissedemediğini söylüyorsun. Çünkü yere basma hissinin bir yatağa uzandığında da devam etmesini arzuluyorsun. Ya da çölün en yüksek dağının zirvesinde kana kana su içerken, aynı zamanda da bir denizin en dibinde susuzluktan ölmek istiyorsun. Bunları aynı anda yapamamak seni korkutuyor. Belli bir süre sonra korkudan başka hiçbir şey hissedemez oluyorsun.”

            “Sizi anlayıp anlamadığımı bilmiyorum.”

            “Çünkü hem anlamayı hem de anlamamayı istiyorsun.”

            “Tüm bunların omuzumdaki kafayla ne ilgisi var?”

            “Onunla ilgili hiçbir şey bilmiyorum” Pencereyi açtı ve havada uçuşan kağıtlardan birini yakalayıp bana uzattı. “On üçüncü kata çık. Orada sadece bir tane kapı göreceksin. Kapıyı çal ve seni içeri almalarını bekle” dedi.

            “Bu kâğıdı ne yapacağım?”

            “Onunla hiçbir şey yapmana gerek yok. Sen kapıyı çal, yeter.”

            On üçüncü kata çıktığımda upuzun bir koridor gördüm. Çığlıklar artınca kafanın üstündeki örtüyü çekip attım. Koridorun sonunda bir kapı vardı. Yanıp sönen korkutucu ışıkların olmaması, eğer bu durumda olmasaydım dikkatimi çekebilir ve beni korkutabilirdi. Kapıya vurduğumda kendi kendine açıldı. İçeri girdim ve kapıyı açan kişinin kapının arkasına saklandığını gördüm. Odanın her tarafı pencerelerle kaplanmıştı. Her pencerede ayrı bir mevsim olduğunu fark ettim. Fakat bu beni hiç ilgilendirmiyordu. Etrafıma iyice baktım. Odada on üç kişiydik. Herkesin omzunda çığlık atan gri kafalar vardı. Hiçbiri birbiriyle konuşmuyor, yalnızca boyunlarını çekiştiren pis kafalar çığlık atıyor, seslerini birbirlerinin boşluklarından geçirmeye çalışıyorlardı. 

            Kapının arkasındaki adam önüme geçti. Omzunda kafa yoktu. Onun doktor olduğunu anladım ve: “Bu kafayı gece rüyamda gördüm. Sabah uyandığımda omzumdaydı. Bunu buradan sökebilir misiniz?” diye sordum. 

            “Buradaki kafaları görüyor musun?”

            “Görüp görmediğimi bilmiyorum. Onların varlığından haberdarım ama size gerçek olduklarını söyleyemem.”

            “Ben de görüp görmediğimden emin değilim ve sizin rızanız olmadan, varlığından emin olduğum bu kafaları omuzlarınızdan sökemem. Buraya geldiğinizden beri hiçbir şeye rıza göstermiyorsunuz. Ama rızasız da değilsiniz. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bu on iki kafayı dünyanın on iki tarafına dağıtmayı düşündüm. Sizin yaratacağınız kaosla tüm dünya bir anda düzene girecektir, bundan eminim.”

            Tam konuşmaya başlayacaktım ki omzunda kafa olan diğer insanların da benimle birlikte ağızlarını açtıklarını gördüm. Bu, ezbere yapılan bir şey gibiydi. Her sabah alarmın lanet sesiyle uyanıp, yanı başımdaki sürahiye uzanmak gibiydi. 

            “Dünyayı hiçbir şey düzene sokamaz” diye, hep bir ağızdan bağırdık.

            Daha sonra doktor tam ortamıza geçti. Biz on iki kişi, yirmi dört tane kafa; kararmış ve aydınlık gözlerimizle hissiz bir şekilde doktoru seyrediyorduk.

            “Benim bir fikrim var. Siz şimdi bu kafalardan kurtulmak istiyor musunuz?”

            Hep bir ağızdan, “Kurtulmak isteyip istemediğimizi bilmiyoruz.”

            “O zaman, bir doktor olarak sizi bu durumdan kurtaracağım. Bunun kararını ben verebilirim. Hiçbir şey hissedemediğiniz için hiçbir hakka da sahip değilsiniz. Benim elimde bu kafaları sökecek malzemeler yok. Ayrıca, o irin dolu, hastalıklı çıkıntılarınıza dokunmak istemiyorum. Bu yüzden, siz, on iki kişi karşı karşıya geçeceksiniz. Kafaları birbirine doğru uzatacaksınız ve onların birbirini yemelerini bekleyeceksiniz. Bunun size acı vermeyeceğinden eminim. Şimdi karşı karşıya geçin. Ben yirmi dört saat sonra bu odada olacağım. Yaşayıp yaşamayacağınızı bilmiyorum, ama bunun sizin için hiçbir anlamı yok.”

            Bunları söyledikten sonra birtakım olumsuz hislere kapılarak dışarı çıktı. Biz de karşı karşıya geçtik. Onun söylediklerini yapıp yapmama konusunda söz hakkına sahip olamayacak kadar hissizdik. Yirmi dört saat sonra doktor geldi. Beyaz renkli fayanslar gri kafaların parçalarıyla örtülmüş, ayaklarımızın altındaki aç kurtlar bileklerimizi kemirmeye başlamıştı. 

            Doktor, yine ortamıza geçti. “Şimdi özgür müsünüz?”

            Geçmişimde tüm vücudumu belli zaman aralıklarında sarmış olan tüm hisleri birkaç saniye içinde tekrar yaşadım. Hep bir ağızdan, “Özgürüz!” diye bağırdık. Kafaların içinden çıkan kurtların kemirdiği bileklerimden akan kanın tenime verdiği sıcaklıktan memnundum. Uğruna tüm bedenimin kemirileceğini bilsem de özgür olmak tüm hislerden üstündü. Fakat en sonunda bu bize fazla geldi. Özgürlüğümüzü kazanmak için çabalamayacaksak, ne diye yaşayacaktık? Sırayla camdan atlamayı düşündük. Sonra bir baktık ki omuzlarımızdaki gri deri, çığlıklar içinde kabarmaya başladı. Bu sefer eskisinden daha büyük kafalar peyda olarak tüm hislerimizi bir kere daha içine çekti. Halkını öldüren bir diktatör gibi içimizdeki güzelliği öldürerek kendisine bir yer edinmeye çalıştı. Belki de o çığlığın birçok anlamı vardı. Belki de yalnızca bu odada bulunan on iki kişinin değil, herkesin omzunda kokuşmuş, irin dolu kafalar vardı. 

            


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

Talha Çakan<span class="bp-verified-badge"></span>

2 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bir format seç
Kişisel Test
Kişisel bir şey ortaya koymayı amaçlayan sorular dizisi
Önemsiz Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Hikaye/Olay
Gömülü ve Görsellerle Biçimlendirilmiş Metin
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud Gömme
Görsel
Fotoğraf veya GIF