İnsani Pespayelikler

Sarısayın, A. (2018). Denize Yazıldı. İstanbul: Can. 13 dk


Bu içerik, Ayşe Sarısayın’ın Denize Yazıldı adlı eserinin bir değerlendirmesidir. Eseri henüz okumadıysanız ve okumayı planlıyorsanız, okuma akışınızın etkilenmemesi adına öncelikle okumanızı tamamlamanızı daha sonra bu içeriğe göz atmanızı tavsiye ederim. 


Ayşe Sarısayın’ın Denize Yazıldı adlı eseri, Elif Daldeniz’in vefatının üzerine oğlu Deniz Baysan’a hitaben, hayatına dokunduğu bütün kalplerin kendi hislerinden onu kaleme aldıkları yazılardan oluşmaktadır ve bu yazılar Elif Daldeniz’in geçirdiği yılların otobiyografik bir hesabı, yaşamının anlamı hakkındaki görüşlerinin bir sunumudur. 

Sarısayın aracılığı ile dünyanın dört bir yanından, kadın erkek demeden, ırk, din, dil ayrımı yapmadan, her meslekten, her fikirden, her inançtan insanların insani pespayeliklerinin dışa vurumu ile karşılaştığımız bu eserde bunca farklılığa rağmen baki olan tek bir şey var ki, o da Elif’in hayatlarda doldurduğu boşluk… Bunca benzemez nasıl bir bütün olabilirdi, nasıl tek bir insan bunca boşluğu doldurabilirdi ki?

“Altı benzemez” diye başlıyor Sarısayın, büyük bir aile diye devam ediyor. Benim gözümde hayat dediğimiz olgu tam olarak bu akıştan ibaret. Birbirinden tamamen farklı ruhların, hayatın bir köşesinde çarpışmaları ile başlayan bir bütünlük… Seçilmiş aile deniyor günümüzde bu bütünlüğe; kişinin iradesi ile bir araya geldiği, kan bağı olmayan ancak ailenin dinamiklerini bir bir tamamlayan insan birlikteliği…Günümüz insanının içinde kendini kaybettiği zorlu yaşamda tutunacak, dalgalı denizlerin dönemeçlerinde hız kesen, acıları hafifleten bir dal… İşte tam da bu noktada “altı benzemez” bir dalganın içinde birbirine kenetlenmiş, zorlukların yıktıklarını birlikte tekrar inşa etmiş bir bütün. Taktire şayan bir arkadaşlık döngüsü. El ele yürünen zorlu bir yol ve insanın belki de en çok ihtiyacı olan şey; duygusal tamamlanma. Sarısayın bu tamamlanmayı bir ondan bir bundan topladığı aktarımlarla biz okuyucuya o denli güzel aktarmış ki, bir süre sonra insanın sayfaların arasında kendine bir yer edinmek istemesi kaçınılmaz bir hal alıyor.

Sayfaları çevirdikçe satırlardan akıp giden bu hayat hikayesinde bana doğrudan dokunan bir diğer olgunun ise rastlantılar olduğunu söylemem doğru olacaktır. Benim dünyayı algılama şeklimin temelinde oldukça büyük yer tutan tesadüfi rastlantıların, Elif’in hayatında da yaşandığını görmek beni Bostancı İskelesi’nden ada vapuruna bir bilet almışçasına bir dinginliğe sürükledi. İlk olarak bir telefon aracılığıyla Elif’e bağlanan Martin van der Hoek ve akabinde ise Seval Bulutoğlu’nun Elif’e tabiri caiz ise çekilen hayatları… İlk bakışta anlamsız görülen olayların aslında ne denli manalı temelleri olduğunun bir kanıtı… Martin pembe çantalı aşkını aradığını zannederken, Seval eski günleri yad ettiğini düşünürken aslında hayatın daha karmaşık planları varmış dedirten yaşanmışlıklar… Bütüne doğru giden yola konulan gizli bir tuğla. Sabahattin Ali’nin de dediği gibi “ Hayat bir tesadüfler silsilesi imiş, ala! “

Bu hayat hikayesinde son olarak, dinginliğimin içerisinde elimde biletimle vapurun iskeleye yanaşmasını beklerken çevirdiğim sayfalar beni Virginia Woolf’un çok sevdiğim bir sözüne götürdü. “Mutluluğu melankoliden ayıran çizgi, bir bıçak ağzından daha kalın değildir.” Mutluluk nasıl bir alegoridir bilemesem de onu mutsuzluktan ayıranın her zaman çok ince bir çizgi olduğunu düşünmüşümdür. Elif’in hayatının akışında bir kez daha bu düşüncenin ne kadar haklı olduğunu gördüm. Gencecik bir kadın, saygı değer bir akademisyen, başarılı bir çevirmen, harika bir dinleyici, anlayışlı bir arkadaş, aşk dolu bir eş, şefkatli bir anne… Mutlu bir hayat. Ve beklenmeyen son, kapıyı çalmadan içeri saygısızca giren hastalık. Böylesine bir keskin ayırımı nasıl tarif edebilirdi, nasıl anlamlandırabilirdi ki insanoğlu? Tepetaklak olan bir düzen, yerini hıçkırıklara bırakan kahkahalar, çiçek açması artık beklenemeyecek bir ağaç… Sarısayın’ın derlediği aktarımlardan da çok iyi gördüğümüz üzere yeri tamamlanamayacak büyük bir boşluk, bütünün parçalara ayrılması… Hayat çok kısa evladım sözünü diline pelesenk etmiş yaşlı komşu teyzemizin elinin öpülmesi gerektiğini hatırlatan bir hikaye.

İnsani pespayelikler işte… Doğadan ayrılmanın, diğer türlerden üstün yaşamanın bir bedeli belki de. En ufak heyecana, sevince dünyadaki bütün anlamları yükleyebilmek, söz konusu hüzün olduğunda, kayıplar yaşandığında dayanılmaz bir karanlıkta kaybolmak… Mutluyken duyguları en derinden hissetmek, mutsuzken mantık ile hisleri yok saymaya çalışmak. Sevimli bir sincap veyahut vahşi bir kaplan böylesine bir bütün oluşturabilir miydi diğerleriyle, bütünün bir parçasının arkasından bu denli büyük kayıplar yaşar mıydı bilinmez ancak Tolstoy’un da dediği gibi bildiğimiz bir şey var ise o da ; “ Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” 

Sarısayın’ın bir araya getirdiği onca aktarımından da anladığım üzere, mutsuzluk koca bir çınar ağacını sulamaya benzer; su aynı kişiden gelse de her bir kök kendi suyunu toprağın başka bir noktasından alır, başka türlü işler.

 


Beğendiniz mi? Arkadaşlarınızla Paylaşın!

Berfin Uça

0 Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Bir format seç
Kişisel Test
Kişisel bir şey ortaya koymayı amaçlayan sorular dizisi
Önemsiz Test
Bilgiyi kontrol etmek isteyen doğru ve yanlış cevaplı sorular dizisi
Hikaye/Olay
Gömülü ve Görsellerle Biçimlendirilmiş Metin
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Kodları
Ses
Soundcloud veya Mixcloud Gömme
Görsel
Fotoğraf veya GIF