Bu Ülkeye Parayla Girilmez!

26 dakika


Merhaba bu yazıyı okuyacak olan, yüzünü görmediğim, sesini duymadığım, tanışık dahi olmadığım, ancak aynı yeryüzünde belki rastgelebileceğimiz insan evladı. Daha önce blog sayfalarında selam vererek başlamak diye bir şey olmasaydı kesin ben icat ederdim..

"Büyüyünce ne olacaksın?" sorusuna insanlara fayda içeren, içinde iyilik bulunan, kabiliyet olarak  elimden gelen ne olacaksa derdim. Bu yazıyı yazma sebebim de onlardan bir tanesi. Çünkü iyilik (b)ulaşıcıdır. Belki bu vesile ile insanlara bir amaç, hayal kurma yetisi, cesaret, mücadele ruhu, farkındalık, içindeki beni harekete geçirme gibi hasletleri elde etmesini sağlamış bir iyilik hareketi başlatmış olurum(z).

Ben yirmialtı yaşında estetik düşkünü evli ve bebeği olan bir gezginim. Evet, seyahat etmeyi seviyorum. Bu yazı serisinde seyahat hatıralarımdan bahcedeceğim. Bir, iki tanesi rehber ile olsa da bir çoğunu tek başına anı yaşarcasına; elde ettiğim bilgi birikimlerinden, gezdiğim caddelerden, yediğim içtiğim yöresel lezzetlerden, tarihi dokulardan, ayak bastığım şehrin yerel insanlarla tanışıklığımdan bahsedeceğim.

Tarihler 2014 sonbahar ayını gösteriyordu. 6 yıl olmuş üstelik yine sonbaharda bu yazımı yazıyor olmam ayrı bir güzellik. Her insan tabiatı gereği belli dönemlerde başıma gelmeyen kalmadı demiştir. Dememiş ise diyecektir ki bu insan olmanın şanındandır. Ben de o dönemlerden birini yaşıyordum. Biraderim askere gidecekti. Hem yalnız kalacak hem de tek başıma mücadele edecektim bazı dış güçlerin bıraktığı enkaza karşı. Bunları detaylı anlatarak ne sizin keyfinizi kaçırmak istiyorum ne de kendi keyfimi. Negatif düşüncelerden sıyrılmak ve bazı olayları kabul etmek tavsiyesisini yıllar sonra psikoloğumdan aldığımda düşüncelerim yazıma da sirayet edecekti elbette.

Her mü'minin zihninde, gönlünde, gözünde arzuladığı, rüyalarına girdiği, kavuşmak istediği beldeler vardır. Onlardan biri Mescid-i Haram'ın bulunduğu Mekke, diğeri ise Mescid-i Nebevi'nin bulunduğu Medine. İslam dünyasının kutsal toprakları. Yolcuğumuz oraya olacak. Ama nasıl? Yazının başlığında dediğim gibi parayla gidilmez cümlesinin hikayesini anlatacağım. Bu yazıyı yayınlamadan ilk önce eşimle ardında blog yazar arkadaşlarımla istişare etmiştim. Çünkü din adı altında yapılan her eylem dünyada özellikle günümüz türkiyesinde gerek şahsi olarak riya, gösteriş şeklinde gerek bazı şahısların yanlış temsilleri üzerinden olumsuz yargı ile değerlendiriliyor. İnsanız mahiyetinde, ne yazarsak yazalım farklı düşüncere yorumlara muhatap kalacağız. Ama bu farklılıkların bizi ötekileştirmesini değil aksine eksik bütünün parçalarıyız çerçevesinde değerlendirilmesini umuyorum. Ben bunu bir seyahat, hatıra yazısı niyetiyle yazdığım için bu vesile ile de meramımı anlatmış olurum.

Bir hikayeden bahsetmek istiyorum sözlerimin daha iyi anlaşılması için. 

''Çok istiyorum ama olmuyor” dedi delikanlı. “Ne yapsam olmuyor. İnanınız, elimden geleni yaptığım hâlde olmuyor.”

“Sen istemek nedir hiç bilmiyorsun ki!” diye cevap verdi yaşlı adam, hafifçe sesini kısarak. “Gerçekten isteseydin olurdu. Evet, hiç boşuna yorma kendini! İsteseydin, eğer gerçekten isteseydin, olmak istediğin, olmasını istediğin olurdu. Olmadığına göre sen henüz istememişsin demektir.”

“İstemek, bir şeyin olmasını istemek, gerçekten istemek nedir o hâlde?” diye saf saf sordu genç.

VE suâlinin cevabı hemen geldi:

— İstemek, olmayı istediğin, olmasını istediğin şey için ölmeyi göze almak, ölecek kadar istemek, hatta olmak için, olması için ölmek demek.

Ben de belimi büken, altında ezildiğim, imtihanları en zirve yaşadığım dönemde Kainatın Sahibinden bir şey istedim. ''Allah'ım benim imtihanlarımın  ne olduğunu benden daha iyi biliyorsun. Altında eziliyorum. Bana güç kuvvet ihsan et.Efendimiz'in (s.a.v) hüzün yılını yaşadığı dönemin ardından miraç olayı ile mahzun gönlünü teselli ettin. Ben de kendi içimde hüzün yılımı yaşıyorum. Bana da miraç olarak Umreye gitmeyi nasip et. Orada bulunduğum süre zarfından dertlerimden arınayım.''

Makul gözüken bir dua değildi. Çünkü gidecek bir TL dahi param yoktu. Aradan birkaç gün geçti çok sevdiğim üzerimde emeği olan bir arkadaşım, ''Mert seni Umre'ye göndermek isteyen biri var hazırlıklarına başla hemen'' dedi. Evet, doğru okudunuz. Ben de sizin gibi hatta daha fazla bir şok yaşamıştım o dönemde. Sevinçten ne yaşadığımı hatırlamıyorum. Beni işiten, beni gören, bana ikramda bulunan bir Kudret vardı ve O'na iman etmiştim. Hazırlıklarıma başladım (çevremdeki insanlarla helaleşmekti sadece) her hakkını helal et gidip dönememek var dediğim insan birkaç Türk Lirasısını oralarda çorba içersin, çay içersin diyerek elime sıkıştırıyordu. Adetmiş sonradan öğrendim öyle olduğunu. Bu vesile ile tüm masrafların yarısından fazla para olmuştu. Gitmeden önce küçük kısmı ile mevsimlik kıyafet ve orada giyilmesi şart olan ihram (Hac ya da umre ziyaretini yapan Müslüman erkeklerin giymesi gereken ve iki parçadan oluşan, dikişsiz, beyaz örtü) almıştım. Yurt dışı işlemleri ve İstanbul'daki rehbere kayıt olma evrak işlerini de bitirmiştim. Geri kalan parayı sponsor olan kişinin yükünü alma amacıyla ücretin yarsını tamamlamıştım. Gitmeden önce tüm hazırlıklar tamamdı. O topraklar için bilgiler öğreniyor, kitaplar okuyor, gidenlerden tavsiyeler alıyordum. 

O büyük gün gelip çattı. Ocak ayının son haftası yıl 2015. İstanbulda büyük bir kafilenin içinde heyecandan yüreğim kıpır kıpır dolanıyor tercübeli insanlardan bilgi almaya çalışıyordum. Son ana kadar hala gidecek olmama inanamıyordum. Ve derken uçak Arabistan'ın Cidde şehrine indi. Orada otobüs ile devam edecektik. Mekke'ye geldik oteldeki odalarımıza yerleştik ve ilk kez göz göze geleceğimiz Kabe ile buluşma vakti için hazırlıklar tamamlandı. 

Hani derler ya ilk gördüğünde ettiğin dua kabul olur. Öncesinde onlarca dua yazmıştım ezberlemiştim. Rehber hocamız gidene kadar başımızı kaldırmamızı sıkıca tembihledi en yakın mesafeye kadar. Yeterince yaklaştık artık bakabilirsiniz sesini duyunca hemen  başımı kaldırdım ve tüm ihtişamıyla karşımda duruyordu. Duyguların birbirine karıştığı o anda dudaklarımdan şu dua döküldü: ''Allah'ım anne ve babama merhamet et. Hidayet nasip eyle.'' 

Vazifelerimizi yerine getirdikten sonra tek başıma otele dönerken cebimde getirdiğim sadece 5 TL olan madeni parayı döviz dükkanında ilerleyen günlerde lazım olursa kullanırım düşüncesiyle Arabistan Dinarı ile bozmak istedim. İçeri girdim bu para burada geçmez kağıt para getir diyen görevlinin hakikati yüzüme beton gibi çarpmıştı adeta. Peki şimdi ne yapacaktım. Bir an önce gelmek istediğim topraklara olan heyecanım yanıma bir miktar para almayı dahi unutturmuştu. İzmir'de yaptığım dua geldi aklıma. Madem beni buraya getiren bir Kudret-i İlahi vardı elbette bana sahip çıkacacak olan da yine O'ydu. Tekrar O'ndan istedim. ''Allah'Im benim buraya gelmemi Sen lütfettin. Tüm işlerimi sen gider''

Hiçbir amelime güvenmiyorum. Tek bildiğim şey Allah'a güvenmekti. İhramdan çıkarken ibadetin gereği olarak traş olmalısınız. Kafileler 5'li gruplar halinde berberlere doğru gidiyor. Ben de yolda paramın olmadığını fark ettim ve ne olacak diye merak ediyorum. Bir grubun içine beni de aldılar ve girdik berebere. Tam o sırada paramın olmadığından bahsedeceğim içimizden biri "Hesabı ben öderim" dedi. O kadar mutlu olmuştum ki tarifi imkansızdı.

Daha sonra Harem bölgesi denilen yerden uzağa ziyaret etmemiz gereken mekanlar vardı. Gidişimiz anlaşmalı olduğumuz tur firmasının otobüsü ile olacaktı. Gezilemesi gereken yerler gezildi, otele dönüş vaktiydi. Herkes kendi bulduğu taksiler ile dönecekti. Herkes gözüne kestirdği taksi ile hızlıca uzaklaşıyor. Eyvah ben ne yapacaktım içimi bir telaş sardı. Etrafı sadece izleyerek nasıl döneceğimi düşünürken kafileden biri kolumdan tutup, "Hadi kardeşim neyi bekliyorsun akşam yemeğine yetişemeyeceğiz" diyerek taksiye bindirdi. Yolculuk esnasında bu insanlar gerçek miydi yoksa Hızır mıydı diye düşünmeden edemedim.

Otelde günde 2 öğün yemek yiyorduk. Sabah 06.00 ile 10.00 arası akşam da 18.00-22.00 arasıydı. Bu saatler dışında acıkırsanız dışardan kendi paranızla yiyebilirdiniz. Gün boyu programın yoğunlugu enerjinizi bitiriyor besin ihtiyacınızı doruklara çıkartıyordu. Günlerden birinde gece 22.00'den sonra vazifelerimi yapmış ve acıkmıştım. Böyle durumlarda yaptığım tek şey Kabe avlusuna gidip zemzem içmek oluyordu. Zemzemi yudumladım, dinlenmek için oturduğumda sırtında bohçası ile birlikte Pakistan bölgesinden biri olduğunu düşündüğüm bir adam çıkageldi. Bohçayı yere serdi, termosundan çay çıkardı. Bardaklara doldurup bana ve çevremdekilere ikram etmeye başladı. Bazlama şeklindeki peynirli hamur işi yöresel çöreklerinden bölüp bölüp bir kaç hurma ile birlikte ikram ediyordu. İkram ettikçe ben yiyor, ben yiyip bittirdikçe ikram ediyordu. Karnım doyana kadar bu şekilde sürdü.

Onlarca örnek verebilirim, ancak yazının sıhhat açısından ne sizin enerjiniz buna yeter ne benim zamanım. Şimdilik bu kadarı ile sonlandırayım. Gezi yazılarında genelde gidilen yerlerde neler yapılır, nereye gitmemiz gerekiyor gibi soruşarın cevaplandığı yazıları çok  okumuşsunuzdur. Ben yaşadıklarım üzerinden örnekler vererek formatını biraz daha samimane yazmak istedim. Umarım istifade etmişsinizdir. Serinin devamında farklı mucizelerden, gittiğim mekanların tarihçesinden ve karşılaştığım insanlardan bahsedeceğim.


Beğendin mi? Arkadaşlarınla paylaş!

mert çakır<span class="bp-verified-badge"></span>

Bir Yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Format Seç
Kişilik Testi
Kişilik hakkında bir şeyler ortaya çıkarmayı amaçlayan bir dizi soru
Bilgi Yarışması
Bilgiyi kontrol etmeyi amaçlayan doğru ve yanlış cevapları olan bir dizi soru
Genel İçerik
Embed'ler ve Görsellerle Biçimlendirilmiş Metin
Video
Youtube, Vimeo veya Vine Embed içerileri
Ses
Soundcloud ve Mixcloud Embed'leri
Görsel
Fotoğraf veya GIF